Ergin Inan Sergisi

Ergin Inan Sergisi üzerine söyleşi

By editor

Posted in ,

Ergin Inan Sergisi

Ergin İnan’la sohbetimizi Casa Dell Arte’nin sezon kapanış sergisinde yaptık. Ancak bu değerli sohbeti kendi yeni sezonumuzun açılış röportajı olsun ve yeni döneme Ergin İnan hocamız ile başlayalım dedik. Zaten sohbetimiz Ergin İnan’ın sanatı yanı sıra geçen senelerin ve geride bıraktığımız yılın genel bir değerlendirmesini de içeriyor. Keyifle okumanız dileği ile…

Hocam sergiden başlayalım. Bu sergide yaklaşık 50 tane eser var galiba…
Evet üç tane kapıyı da sayarsak toplam 54 tane eser var.

Daha önce de kapıların üzerine resim çalıştığınız olmuştu değil mi?
Evet bu beşinci kapım mesela.

Üzerine resim yaptığınız başka objeler de hatırlıyorum.
Sütunlar var. Bir de kümbetler var. Bu kapılar eski kapılar. Çok eskimiş kapılar. Yüzyıllık varlar.

Hocam bunları nereden buluyorsunuz? Kapıların kendisi başlıbaşına eserler zaten.
Mesela hatırlıyorum. Antikacıları gezerim. Gördüğüm obje ile ilgili şeyler zihnimde zaten belirir. Bir keresinde bir hilye almıştım. Yaptığım resmin tam ortasına koydum onu ve sonrasında okuttum. Binaltıyüz’ü yıllarda Sümbül efendi tarikatından birisinin vefatı üzerine yazılmış bir ölüm ilanıymış. Sonra ben onu Japonya’da Osaka Bienaline göndermiştim. Orada ödül aldı ve orada kaldı.

Kümbetlerde aynı şekilde. Tabi kendi has formları var hepsinin. Bir de ahşaptan yapılmış şapka kalıpları görmüştüm. Onları da almıştım. Hepsinin üzerine resim yaptım. Yazıların çıkışı da böyledir.

Ergin İnan resimlerine ilk bakışta böcekler, el yazmaları, renklerin kuvvetli kozmik coşkusu ve figürler dikkatimizi çekiyor.

Bunlar dış görünüş tabi… İşin bir de manevi tarafı var. Maneviyatınız geniş olursa oradan gelenler de önemli. Kendi başınıza kalabildiğiniz zaman düşünüyorsunuz. Oralarda dolaşırken bir böcekle karşılaşıyorsunuz, herhangi bir obje ile de karşılaşabiliyorsunuz. Sonra herhangi bir form ilginizi çekiyor. Bütün bunları kendi benliğinizde maneviyatınız içerisinde buluyor ve sonra bunları dışa vuruyorsunuz. Zaman zaman sözcükler de ifadelerin yerini alıyor. Sözcüklerle ifade edemediğimiz zamanlar böyle böcekler alıyor yerini…

-Gülüşmeler-

Şimdi resimle olan serüveniniz kaçıncı senesinde ?
Ben güzel sanatlara 1964 senesinde girdim. Son senemde ilk sergimi açtım.1968 senesiydi. O da Türk-Alman kültür merkezindeydi. 1968 senesinden bu yana düşünecek olursak 41 sene yapıyor.

Geçenlerde İstanbul Modern’i gezdik. Biliyorsunuz yeni bir sergi yaptılar. Sizinde bir eseriniz vardı. Açıkçası ben eski dönemlerdeki resimlerinizi de çok merak ediyorum. Mesela 1968 senesindeki serginizide böcekler var mıydı?
Hayır yoktu. 1969 senesinde başladım. Bir sene sonrasında yani… ? Gülüşmeler- 1968 senesinde böyle ekpresyonist, bağıran çağıran, dışavuran figür anlatımları vardı. Daha çok siyah beyaz ve ilginç çalışmalardı. O resimlerin hepsi bende duruyor. O dönemden bu döneme kadar saklıyorum onları. Sonra 1969 senesinde İngilizce, Almanca mektuplar yazıyordum. Bir profesör yardımcısı vardı. Kelimelerle ifade edemediklerimin yerine bir iki böcek resmi karalayarak gönderdim. İşte böyle başladı böcekler…

Yine İstanbul Modern’de birde otoportrenizi gördük. Bu resimde yine bir tane sevgili böceğiniz de öpüyordu sizi… ?Gülüşmeler- Hocam peki resmi geçelim. Geçebilirsek tabi. Ergin İnan resim dışında ne yapar? Nasıl vakit geçirir?

Ergin İnan resim dışında kendi halinde yaşar. Gülüşmeler, Ailemle, çocuklarımla olurum. Arkadaşlarımla yemeyi içmeyi severim. Onun dışında atölyemde vakit geçiririm. Atölyem hemen evimin altı. Onun için hep ailemle birlikteyim diyebilirim. Okul haricinde genelde dışarı pek çıkmam. Birkaç önemli sergi olursa da onları ziyaret ederim. Zaman zaman yurt dışına çıkarım. Burada bulamadığım birtakım materyalleri alırım oralardan. Tabi ki oraya gidince müzeler ve sergileri gezerim. Yine sanat çemberi içerisindeyim yani.

Casa Dell Arte ile ilk kez sizi Contemporary Istanbul 2008’de birlikte gördük.
Evet. O eserler… Bunlar Berlin’de gösterdiğim “Rumi” isimli serinin devamıydı. Orada da dokuz tane uzun büyük çalışmalarımı sergiledim. İçindeki alıntıların hepsi tabi Mesneviden, rubailerden ya da Divan-ı Kebir’den…

Herkes Mesnevi’yi bilir anlatır da Divan biraz ikinci planda mı kalıyor acaba?
Mesnevi daha anlatıma dönük ve daha şiirseldir. Divan daha tekniktir ve yorumu tabi daha zordur. Mesnevi, Mevlana ile daha özdeşleşmiş bir durumda…

Peki Ergin İnan şu an Dünya ve Türk Çağdaş Sanatını nasıl görüyor?

Almanya’da iki senem geçti. Neticede batı resminin içinden geldim. Tabi özümsemek ve dışa bakmak ayrı birşey; özümsemek ve yeni bir dil yaratmak ayrı birşey. Bazı sanatçılar varki mesela Leonardo’dan başlayayım. Rembrandt, Goya ve son dönemlerden Francis Bacon; bunların hepsi aynı dünyada kendi içsellikleri ile farklı diller ortaya çıkarmışlardır. Bizim sanatımızda da kendi gelenek ve değerlerimizden sanatçı kendi içselliği ile farklı bir üsluba ulaşırsa aslında yabancı sanatçılarında yaşadığı sürecin aynısını yaşamış oluyor.

Kendi tarihi ve yaşadığı toprakları ve bu havzanın oluşturduğu birikimi iyi etüd eden ve bunu batı etkilenimi ile de kaynaştırarak geleceğe taşıyacak olan sanatçıların mutlaka sanat tarihi sahnesinde önemli yere sahip olacağına inanıyorum… Doğrudan batıyı örnek alıp öğrendiğini bir felsefi birikimi veya tabanı olmadan kopyalayanlara nazaran bu etüdleri yapmış sanatçılarımızın tarih sahnesinde daha çok şansı varmış gibi geliyor.
Birşey içtenlikle ve manevi dünyanız açıkken yapılıyorsa güzel oluyor. Kendi dünyanıza dönüp içe bakabiliyorsanız (işte o dünya çok önemli) birşeyler yapabiliyorsunuz. Ama dışa dönüp birşeyler yapayım derseniz o zor.

Hocam soyut resim nedir? Yani içselliğimde böyle çizikler, renkler gördüm bunu tuvale kağıda aktarayım diyebilir adam. Formu tanımadan, klasik fırça nedir bilmeden herkes ben soyut yapıyorum diyebilir ve işin kolayına kaçabilir değil mi?
Şimdi ben okulda kredisini tamamlamak isteyen hiç resim bilmeyen öğrencilerime ne yapıyorum? Onları soyut resimle tanıştırıyorum. Soyutta boyayı ister fırlatacaksın, ister boyayı tuvale koyup spatül ya da fırça ile dağıtacaksın. İşte ekspresyonist soyut. Orada o resmi yaparken siz varsınız çünkü. Ama işte birde fırçayı çekerken birikim ve içselliği koymak var oraya.

Çağdaş sanat son beş senedir aldı başını gitti. Yükseldi. Dijital Ortama kaydı. Fotoğraf iyice söz sahibi olmaya başladı. Yerleştirmeler sonra…Bu bir enflasyon oldu. Biraz karışmadı mı?

Evet, bu tip işlerin konsept olması gerekiyor. Zaman zaman sanatçılar bu konseptleri doğru oturtamadıkları için bu tip çalışmalar ütopik oldular. Tabi bunların yanında bu konsepti doğru uygulayanlar ve verdiği konsepti yaşattıran ve hissettiren sanatçılarda oldu.

Birde kriz öncesinde gerek Sothebey’s, Christie’s müzayedelerinde gerekse diğer sanat satışı yapılan alanlarda fiyatlarda altın çağını yaşadı. Birde hiç tanımadığımız ama bu finans kapitalin bizlere hediyesi olan ve rekor fiyatlara imzalar atan oyuncular çıktı: Damien Hirst ve Jeff Koons gibi…
Evet çok eleştirildiler aynı zamanda. Ama bu eleştiriler daha çok onları var etti ve çok meşhur etti. Ne yapsalar para eder oldu.

Damien Hirst büyük tablolar yaptı. Tabloların üzerine kelebekler koydu. Ölüm teması ve yaşamın canlılığını ve güzelliğini birarada işlemiş oldu. Buraya kadar güzel. Bununla birlikte bu tabloların tanesi 2 milyon dolardan sattı. Bunlardan yüztane yaptı. Yani birbirinin aynısı yüz ayrı eser. Tamda bu dönemde eleştirmenler sanat eserinin çoğaltılmasının o eserin değerini düşürmeyeceğini bilakis arttıracağını söylemeye başladılar. Yani kriz öncesi finans kapitalin yarattığı hayali enstrümanlar bu işin manipülasyonu için de iyi bir ortam hazırlamış oldu. Nasıl olsa para var. Herbirini çoğaltıp orjinal gibi satalım dediler.

Birtakım çevreler değerlerini yükseltmek istediler. Eserlerin piyasasını yükselltiler ve zemin hazırladılar. İşte Hirst’de birazcık zengin oldu. Gülüşmeler

Şimdi tepetaklak düştüler ama.

Dönem dönem olur böyle. Bir ara neo-ekspresyonistler çok güçlü fiyatlarla geldiler. Ortalığı darmadağın ettiler. Sanat mekanizması bu, böyle işliyor.

Bir de Jeff Koons var hocam. Onu da atlamayalım.

Evet geçenlerde bir sergisi vardı. Balon yapıyor. Gülüşmeler- Renkli renkli, insanın içini okşayıcı objeler.

Yumurta da yapıyor. Jelatinle paketleyip iki milyon pounda satıyordu. Yani 4 milyon dolara yakın bir meblağ. Tabi bütün bunların hepsi belkide krizin de geliyor olduğunun bir göstergesiydi.
Evet. Bir balon yaptılar. Ondan sonra patladı balon.

Christie’s ve Sothebey’s geçen sene yaptıkları ciroların 1/4’ünü dahi yapamıyorlar şimdi.
O yüzden yeni pazarlar arıyorlar. Dubai’ye kaydılar şimdi. Araplara sanatı sevdirmeye çalışıyorlar ama biraz zor olacak. Gülüşmeler

Peki çağdaş bir sanat eserinin milyonlarca dolar yada pound ederi olması normal mi acaba?
Bir Leonardo, Rembrandt, Goya olsa normal olur tabii. Hatta paha biçilemez.

Peki hocam ressam olmak isteyen (Resim okumak değil…) gençlere, çocuklara neler söylemek istersiniz.
İşte burası önemli. Sanat çocukla, çocuklukta başlıyor ancak okul çağı başladığı zaman bir Matematik ya da Türkçe ya da Geometri gibi değer görmüyor. Bunların dışında tutuluyor ve öyle algılanıyor. Resim ve müzik hep en son planda kalıyor. Bu derslerin diğer dersler yanında ağırlığı o kadar az ki; öyleyken hatta bu ders saatleri dahi yok edilmeye çalışılıyor. Bence bu iş birlikte yürütülmeli. Matematik olsun sanat olsun hepsi birarada yürüyecek hale getirilmeli ve eğlenceli olmalıdır ki değerler daha rahat ortaya çıksınlar.

Hocam sizleri çok seviyoruz. Türkiye’de parmakla gösterilecek sayılı sanatçılarımızdan birisisiniz. Elinize, gönlünüze, içselliğinize sağlık. Sohbet için de çok teşekkür ederiz.

Share this story

btt