Ekrem Kahraman Söyleşisi i

Ekrem Kahraman Söyleşisi I | Bulunduğumuz Yer

By editor

Posted in | Tags :

Ekrem Kahraman Söyleşisi I | Bulunduğumuz Yer

Ekrem Kahraman’ın ‘Bulunduğumuz Yer: …’ isimli sergisini gezdikten sonra kendisiyle bir araya geldik. Çukurcuma’daki atölyesinin kapılarını güleryüz ve sevecenlikle bizlere açan ressam Kahraman, bizlerle iki buçuk saat süren keyifli bir sohbete imza attı. Kendisiyle sanattan sinemaya, politikaya, dünyanın ekonomik dengelerine varan geniş bir yelpaze üzerinde pek çok şey konuştuk. Ekrem Kahrama’ın yer yer yaşamdan kesitlerle ruha, bedene büründürdüğü söyleşinin okumakta olduğunuz ilk bölümü, yavaş yavaş şekillenen sanat/resim piyasası, sanat tanıtımı ve kültürlerin sanat gelenekleri hakkında ressam Kahraman’ın yorumları ve fikirleriyle renkleniyor.

Bir adam geldi yanıma, çok etkilenmiş sergimden. Son on yılın en büyük sergisi falan gibilerden konuşuyor. Hatta ben de ‘Bravo sana’ dedim. Otomobil dergisi çıkardığını öğrendikten sonra. Sürrealist bir ülke bu. Otomobil dergisi çıkaran adam bu işlerden anlıyor ama sanat ortamındaki bir dergi anlamıyor. Onlar da inşallah otomobilden anlıyordur türünden şakalar yaptım. Laf lafı açtı. Hayli sohbet ettik. Ama bu hakikaten gerçek… Çünkü bana göre o sergi, önemli bir sergi… Bakıyorum n’oluyor diye… Bir şey olduğu yok. Oldu dediğimiz şey şu: Zaten o sergi satışı olan bir sergi değil. Geriye bir tek ne kalıyor abi? İşin sanatsal değeri kalıyor, entellektüel boyutu kalıyor. E şimdi bu da herhalde parayla olan bir şey değil.

Sanat dergisinden şöyle bir tepki aldım, ‘PR’ını iyi yapmadınız hocam. ‘Pr ne’ dedim. ‘Hocam biliyorsunuz’ yanıtını verdi. Hatta ben de ‘Biliyorum ama bunun PR’la ne ilgisi var’ dedim, biraz marjinal davrandım. Ben bir sanat dergisinden bahsediyorum, konumuzun PR’la ne ilgisi var? ‘Oturup PR üzerine kitap yazdırma bana. Sanatın PR’la ilgisi hem vardır, hem de hiç yoktur. Çünkü ticari bir kurumdan, ticari bir faaliyetten söz etmiyoruz. Elbette ticari bir yanı var. Sanat eğer parayla yan yana anılır hale gelmiş, hatta sadece parasal değeri konuşulur olmuşsa, zaten o sanatı oturup yargılamak lazım. Problem nerden başlıyor bak. Her şeyin birbirine karıştığı bir dönemde şimdi gelip takılıyoruz bu noktaya.

İSE: Peki hocam şimdi, kriz var, Obama geldi gitti. Hepsini geçelim bunların ama bu sürecin kendisi bir değişim değil mi? Kapital sistemin aradığını bulamıyor oluşu… İnsanların emeğe, kendi özlerine döneceğine dair bir his yaratıyor. Bilgi çok fazla, internet kullanımı çok fazla… Kimin eli, kimin cebinde, kim ne yapıyor belli değil. Eskilere dönüş mü olacak? Neticede 1950’lerde İstanbul’un nüfusu 1 milyolardaydı, bugün 20 milyonlar konuşuluyor.

Tabi ki! Şimdi seni dondursak, 100 sene sonra da uyandırsak, sen hala aynı olursun. İddia budur bilimsel olarak. Ama dışındaki dünya değişmeye devam ediyor. Değişme dediğimiz şey birilerinin tekelinde falan değil; ama muhtemel ki birileri onu manipüle edebilir, tetikleyebilir ya da yavaşlatabilir. Bu değişim olacaktır zaten. Sorun, oradaki durumu değerlendirmek sorunu değil bence. Burada olması gereken şey, didaktik anlamdaki bir felsefi bilgi aktarımı, öyle bir değişim hesaplama falan değil. Şimdi sözünü ettiğin şeye gelelim. Obama diye başladın, ben açmadım o konuyu. Obama bir ambalaj bana sorarsan. Değişim kavramı da bir ambalaj… Sonuçta ambalaj gerekli mi? 20. yy’da gerekli oldu bu. 21. yy’da daha çok gerekecek belki. Sen diyorsun ki, ‘İlerde olmayacak’, tekrar eski değerlere dönülsün istiyorsun.

Ben ‘eski değerler’ demiyorum, ‘sahici değerler’ lafını tercih ediyorum. Mesela ‘insanilik’ bir sahici değerdir, hangi çağda, hangi dönemde olursa olsun. Aksine insani davranışın kalmadığı yerde bile, gün gelip insani değerlerin geri geleceğini kabul etmek lazım. Bu bir değişim değil. Bir mecburiyet… Değişim de bir mecburiyettir. Galiba aradaki sözcükleri ezerek, kendi kendimize boşu boşuna zaman kaybediyoruz, boşu boşuna zihin kirliliği yaratıyoruz. Onun için ben biraz bazı kavramları basma kalıp bulduğumu, bir şekilde büyük bir oyun tezgahlandığını, bu oyunu tezgahlayanın bir büyük uluslararası güç olduğunu söyleyebildiğim gibi, normal piyasa koşullarının işleyişi olduğunu da söyleyebilirim.

PR ne? PR’la ne ilgim var benim? Çok ilgim var; ama bana hiç sorulacak soru değil. Bir sanat dergisi bu son on yılın en iyi sergisi deyip arkasından PR’ı getiriyorsa…
Pr, ben çok iyi biliyorum ki, bugün esas olarak son on yılın en iyi sergisi olmayan bir sergiyi de PR kanalıyla öyle gösterebildiğimiz bir araçtır.’ Öyle değil mi?

İSE: Doğru evet.

Gerçeğin zeminine gelmemiz lazım.

Ben orda durduğumu zannediyorum. Benim kadar hayalperest hiçkimseyi görmedim, yine benim kadar gerçekçi kimseyi de görmedim. Değişim elbette olacak. Artık çağımızda, aklın, bilimin bu kadar hızlı büyüdüğü bir çağda değişim dediğimiz şeyin -yine de- öngörülebilir ama öngörülemez noktalarını iç içe geçirmiş olarak algılamamız gerekiyor. Ama bizden hep denetlenebilir bir olgu gibi algılamamız isteniyor. Mesela entellektüel düzeye geçtiğimiz zaman: ?Dünya büyük bir değişim içinde.’deniyor.

Sen demesen de dünya değişmeye devam ediyor. Böyle bir tespiti yapmana gerek yok ki. Bana 2. cümle olarak ne söylüyorsun o önemli. İşte bu da tasarlanmış değişim… Obama gelmiş diyor ki biz değiştik siz de değişmek zorundasınız. Bizimkiler de diyor ki ?Evet, biz de değişmek zorundayız.’ Sana Obama’nın mı söylemesi lazım değiştiğini anlamak için. Ben de ona öyle bakıyorum açıkçası. Şimdi benden bir yazı yazmamı istiyorlar. Ben de yazının başlığını koydum. ‘2010 İstanbul Kültür Başkenti: Bir turizm faaliyeti…’ diyorum. Ama ne olarak lanse ediliyor? Kültür ve sanat etkinliği… Tabi ki kültür ve sanat burada sos olarak kullanılıyor.

İSE: Aynen öyle…

Asla turizm faaliyeti gibi görmüyorsun. Bunu nereden çıkarıyorsun? 9. İstanbul Bienali’nin ana kavramı neydi? İstanbul’u markalaştırmak…. Bu neye yol açtı biliyor musun? Siverek Belediye Başkanı diyor ki, ‘Siverek’i markalaştırmak zorundayız.’ İyi de sen sucuk yapıyor olsaydın, iyi bir sucuk yapıp onu markalaştırırdın. Sen Siverek’in kalite olarak nesini gösterebilirsin bana? O konuda fikir yok, iddia yok, içerik yok. Ama markalaştıracağım diyor. Bazı galericiler de yapıyor bunu: ‘Sizi tanıtmak istiyoruz.’ Ben de diyorum ki, ‘Ben tanınmak istemiyorum.’ Bu bir tepki… Ben tanınıyorum ya da tanınmıyorum, 80’den beri bu ortamın içindeyim. Onlarca sergi açmışım. Daha ne tanınacağım ki ben?… İstiklal Caddesi’nde rahat dolaşmak istiyorum’

Senin görevin ‘galericiysen-

Sizin resimlerinizin talebi var, biz bunları alacağız, talepkarlara ileteceğiz, siz de kazanacaksınız biz de’ demek… Bu bana çok daha samimi ve sahici geliyor. Oysa o üşenmeden beni tanıtmak için çaba harcıyor. En sonunda diyor ki, ‘Neden tanınmak istemiyorsunuz?’ Gülmeye başlıyorum diyorum ki, ‘İstiklal caddesinde rahat dolaşmak istiyorum.’ ‘Nasıl yani?’ ‘Kızlar saldırıyorlar, elbisemi parçalıyorlar’ diyorum. Sonra da ciddi olduğunu söylüyor. ‘Ben de ciddi söylüyorum’ diyorum. Onun için burada kelimeler, niyetler, anlamlar, değişim anlayışları, yenilik… Artık en yeni şey, en eski şey… Bunu söyleyince, laf salatası mı yapıyorsun, diye tepki gösteriyorlar. Hayır, nedir en eski şey? İnsan ruhu…

O kadar çok sanatçı vardır ki, belki de ortam onları fark edemiyor bile. Galerici, sanat eleştirmeni aslında onu keşfetmeyecek miydi? Amerikan filmlerinde bile vardır bu. Bir plak yapımcısı Manhattan’da yer altında 3. sınıf, karanlık bir yerde nefis sesi olan bir kıza rastlar. Dinler. O gün de oraya sevgilisiyle kavga edip gitmiştir hatta o adam. Sonra kartını verir kıza size bir plak yapalım der. Şimdi kaç tane böyle örnek sayılabilir ki gerçek hayatta? Bu çok ütopik bir şey…

İSE: Dediğiniz gibi bugün çok iyi resim yapan biri bir galeri tarafından tanıtılmayacak bile olsa 50 sene sonra 100 sene sonra o eserlerin ortaya çıkacağına, hak ettiği değere ulaşacağına çok inanıyorum. İnsanın, ‘samimi’ olanı algılayacağına inanıyorum.

Söylediğine felsefi anlamda katılıyorum; ancak pratikte böyle bir uygulama yok. ‘masumiyet çağı’ vardır. Tarihte adı konmuş öyle bir çağ yok. Masum olunan dönemler var. İlkçağ’da da Ortaçağ’da da var böyle dönemler. Bu çağlarda esas olarak söylediğin, gelişim sürecine müdahale edilmediyse, kendi iç gelişiminin diyalektiği olarak bu tür bir yansıması oluyor. İçinde bulunduğumuz çağ öyle bir şey ki, bu sürecin içinde gelecekte değerli olabilecek ama şu anda piyasanın içinde bulunmayan sanatçılar olabilir.

Ama masumiyet çağındaki gibi asla olamaz.

Çünkü o süreçte herkes ışığın peşinden gidiyordu, bugün herkes ışığın peşinden gitmiyor. Bir sürü sahte ışık yakmışlar. Eskiden tek ışık vardı. Başarılı olmaktı, en yeniyi yapmaktı. Eskiden kimse sanatçıdan bir şey talep etmiyordu ki, şimdi bir talep söz konusu… İşletme okuduysan bilirsin, o arz talep meselesini. Kadın çamaşırlarını yıkayacaksa senin ona ne ile yıkayacağına dair bir ürün arz etmen gerek. Ama sanattan söz ediyoruz. Ortada talep edilen durum, gerçek değil. Sonuçta bir piyasa varmış gibi, ama yok ki! Böyle bir piyasa yaratılmaya çalışılıyor. Örneğin, Türk resim piyasası/müzayedesi Sotheby’s’de gündeme geldi.
‘Manipüle değerler sistemi yaratılıyor’

İSE: ‘Türkiye İngiltere’yi fethetti’ türünden başlıklar atıldı gazete ve dergilerde.

Evet. Oraya giden bir iki tane İngiliz var, geri kalan hepsi bizim Türkler. Sonra öğreniyoruz ki, bunların hepsi bir şekilde resimlerin fiyatından tutun, PR ve olayı gündeme getirme, bir sanat piyasası oluşturma çabası…
Başka bir müzayede de fark etmez. Benim resmimin bir liste fiyatı var. Ben bir de satılabilir fiyatını biliyorum. Gidip bunu Ekrem Kahraman’ın resmi 100.000 Avro’ya satıldı desek tüm gazeteler de yazsa… Bu nedir? Manipülasyon… Değerler sistemi manipüle ediliyor ve sahte bir değerler sistemi oluşturuluyor. Bu manipüle değerler sistemi içinde var olacak mısın, olmayacak mısın? Mesele bu…

İSE: Türkiyede resim koleksiyonu yapan 100 kişi var. Bir de müzayedelerden antik eser toplayan bir kesim var… Pazar küçük olduğu için manipüle edilmeye de müsait bir pazar…

Tüm dünyada bu böyle…

İSE: Ben bir sanatsever olarak kendi bütçeme bakıyorum. Ben Ekrem Kahraman’ı severim. Kanvas baskısını alıp asıyorum evime. Birgün mümkün olursa orijinalini de alırım. İnsanlarda bu da yok. Müze gezmeyi bilmeyen bir toplumuz. Daha yeni yeni gündeme geliyor bazı şeyler. Sabancı el attı, Picasso geldi. Öyle bir merak uyandı. Benim ilgim de New York gezisi ile başladı. Metropolitan Müzesi’ne gittim. MoMa’ya gittim. Van Gogh’u gördüm gözlerim doldu. Dönünce ‘Uğraşmalıyım ben bu işle’ dedim. Bizde ilgi uyanabilmesi çok güç, insanlarda ilgi uyandırabilecek etmenler çok yetersiz. Bir etki olmadan sanata ilgi uyanmıyor. Ama yabancı insan sergi izlemeyi biliyor, galeri gezmeyi biliyor. Okullar galerilere götürüyor öğrencileri, resim izlettiriyor onlara. Bizim insanımız daha galeri gezmeyi bilmiyor.

Kimse kusura bakmasın, ama burada ideolojiye geliyor konu. Yabancı insan nereden biliyor bunu? Geleneği var. Rönesans gibi bir süreci yaşamış. Rönesans sonunda bir yığın devrimler yaşanmış. Modernlik denen, modernizm denen bir süreçten geçmiş. O süreç sonunda insan hakları, hukuk, teknoloji, modern yaşama ilişkin kurallar, sekiz saat çalışma süresi, beş iş günü, o beş günün sonunda kişiye özel alanlar nasıl doldurulacak, mutfakta nasıl yemek pişirilecek, o yemeğin yanında hangi şarap içilecek? Tüm bunlarla bir büyük kültür oluşuyor. Bunun için de sanat meselesi bir mutfak kültürü gibi önemsenmiş ve yaşanmış. Bu geleneğin devamı olarak günümüze yansımış. Bizim geleneğimizde böyle bir şey yok. Bizde böyle bir kültürün yerleşebilmesi için devlet politikası olarak uygulanması gerekiyor. Uygulanmadığı için ya da inanılarak uygulanmadığı için de kendi doğal halinde bir geleneksizlik ortaya çıkıyor. Toplumun böyle bir iddiası yok, devletin iddiası yok, kültürümüzün böyle bir iddiası yok.

Bakmış ki üzerinde resimler

Elektrik tahsilatı yapan birisi. İniyor bodrum kata gerekli işlemleri yapıyor. İşini bitirip çıkıyor üst kata. Tak! Geri iniyor. Elektrik sayacının altında tuvaller duruyormuş. Merak etmiş onların ne olduğunu. Bakmış ki üzerinde resimler… Kapıyı çalmış, bir Azeri karşılamış onu. ‘Afedersiniz bunlara baktım ben, nedir bunlar?’ diye sormuş, Azeri de resim olduklarını söylemiş. Elektrikçi bayılmış resimlere, hayranlık içinde ayrılmış oradan ve sonra galerici olmaya karar vermiş. Şimdi hikaye bu değil mi? Sen bir elektrikçisin ve hayatında ilk defa resme rastlıyorsun. Onun ne kadar sanat olduğu da tartışılır, Galerici olmaya karar veriyorsun. Gelmiş bana diyor ki, ‘Hocam size hayranım. Serginizi açmak istiyorum.’

Ben de sordum tabi ki, ‘Bu sanat işini neden yapmak istiyorsun’ diye. Anlattı anlattı ve ona dedim ki ‘Sen git, bu işlerden de uzak dur. Karına sahip çık, çocuklarını okula gönder, okut, iyi yetiştir.’ Sergi açmadım ama devam etti gelip gitmeye. Sonra bir gün telefon etti. Karısı terk etmiş, aileden kalan bir evi varmış, onu satmış. Galericilik yapacağım diye evin satışından gelen parayı da bu işlere harcamış. Garibimin yatacak yeri yok. Ben sana demedim mi karına sahip çık, çocuklarını okut diye. Bu bir trajedidir aslında. Bunlar yaşanacaktır.

Bizim toplumumuzda

Bizim toplumumuzda ne yazık ki insanlar sanata rastlantıyla, gönül boşluğuyla, rastladığı şeyin kendisini etkilemesiyle, kapısını açık tuttuğu için, etkilenebildiği için, baştan çıkabildiği için yaklaşıyor. Aile dağılır demeden evi satıp resme yatırıyor, herife bak! Bu hayalperest bir topluluk olduğumuzu gösterir. Ama dikkat et, o adamın arkasında kimse yok! Devlet yok, adamın ekonomisi yok, sermaye yok, bilgi yok. Ve bu adamın karşısına benim gibi insanlar da çıkmaz, doğru yolu gösterecek akıl verecek. Diğerleri de getir paraları al resmi diyor. O da çok seviyorsa veriyor parayı. Getiriyorsun da satabiliyor musun peki? Hayır. Böyle böyle koca evi harcadı. Gidiyor resim kaç para diye soruyor. Resim on lira buna diyorlar ki 20 lira. Bu da hayran ya alıyor resmi. 20 liraya aldığı resmi 10 liraya satıyor. Halbuki 20 liraya aldığın resmi 22 liraya satmalısın ki bir anlamı olsun. Bu kadar da basit.

Biz de altyapı birikim yok. Bizde sanat nerede gelişmiş? Dikkat edin paşa kuşağıdır bizimki. Mühendislik konusunda paşalar ileri gitmiş, sanat konusunda paşalar ileri gitmiş, tıp doktoru dersen doktor binbaşı bilmem ne onlar gelişmiş, neden? Çünkü batıyla ilişkilerimiz askeri düzeyde kurulmuş. Kültürel düzeyde kurulmamış, insani düzeyde kurulmamış. Bizde nasıl olacak? İşte galiba böyle böyle olacak sanırım.

İSE: Biraz kafa göz yarılacak yani.

Başka çaresi yok.

İSE: Öyle algılanıyor doğru. Benim de asıl mesleğim işletmecilik ( O da neyse). Ama böyle bir yol tercih ettiğim için toplumdan baskı görüyorum. Sizin gibi akıl verenler oluyor bana da yani. Ya oğlum işini yap, boşver “Ne sanatı?” diyenler oluyor.

Ama ben öyle akıl vermem.

İSE: Bana akıl vermediğiniz dikkatimi çekti zaten. (gülüşmeler) Aslında bu bir röportaj gibi olmadı. Biz röportaj olacak diye gelmiştik ama. Güzel bir sohbet oldu, bizde onu derleriz artık. Arşivlik bir şey olur.

Ben de sohbeti tercih ederim zaten.

Salih Seçkin Sevinç

Share this story

btt