ergin inan ve böcekler

Ergin Inan ve Böcekler konsepti üzerine

By editor

Posted in | Tags :

Ergin Inan ve Böcekler konsepti üzerine

Ergin Inan ve Böcekler konsepti üzerine sohbet ettik ve yaklaşımını sizlerle paylaşalım dedik. Biz sorduk o söyledi.

Sizin bir sözünüz var: “Benim resmim ya da düşüncem hep gönülde olanı çizmektir. Gönül de insanın gerçek vatanıdır.” Ne demek istiyorsunuz sayın Ergin İnan ?

Evet. İnsanın kendi özüne ulaşması gerek. İnsan kendi kendine hep sorular soruyor. Bu da yaptığınız işe yansıyor.
Biz resim sanatında Batı eğitiminden geçtik.. Bu eğitim bir yere kadar götürüyor insanı. Ama insanın muhakkak onu diğerlerinden ayıran özellikleri vardır. Sanatta da böyle değil mi! Bir Batı sanatı bir de Doğu sanatı yok mu!
Bir de insanın doğumundan itibaren kendi yaşadığı yetiştiği çevre var. Belli bir coğrafyada doğuyor, belli bir kültür içinde yetişiyorsunuz. İster istemez bunların özelliklerini içinize alıyorsunuz ve hayatınıza yansıtıyorsunuz.

Ben Doğu’da, Malatya’da doğdum. Eski Malatya’da Selçuklular vardı. Biraz ötede Nemrut vardı, şu vardı, bu vardı. Çocukluğunuzda tüm bunları içinize alıyorsunuz. Eğer bir ressam özelliğiniz varsa bunları görsel olarak alıyorsunuz. Ben Alman ekolünde eğitim aldım. Bu ekolün süzgecinden geçtim ama, bir noktadan sonra farklılaşıyorsunuz. Sanatınızı da ayırıyorsunuz.
Kişiliğinizi ortaya koymalısınız. Çünkü resim sanatında bu çok önemli. Kimler kalmış bugüne? Farklılaşabilenler yetkinleşenler kalmış…

Örnek verebilir misiniz?
Bir Leonardo Da Vinci, Goya, Picasso…. bunların hepsi birbirinden farklı özellikte fakat çok önemli ressamlar..
Türkiye’de bir minyatür geleneği var.. Mesela bir Mehmet Siyahkalem… 1967 yılında Topkapı Sarayı’nda restorasyon görevlisi olarak çalıştığım öğrencilik yıllarımda Mehmet Siyahkalem sergisini izlediğim zamanı anlatamam…

1967 yılında Hamit Üçer Bey o zaman orada mıydı? Tanışmış mıydınız?
Şimdi şahsen hatırlamıyorum. Pek çok teknik eleman vardı ve Mimar Muallâ Annheger ile beraber çalışıyorlardı…

Evet Siyahkalem’i görünce?

Sonuç olarak Siyahkalem’deki o detayları görünce hayran kaldım, tutuldum adeta. İşte insan bunların içine alıyor. İyileri saklıyor, kötüleri atıyor. Seçip özümsüyorsunuz…
Böyle bir atmosfer içerisinde bana atfen söylediğiniz o sözler… Resim yaparken birden kelimeler uçuşur beyninizde ve resmin bir ucuna yazarsınız. O türden bir cümledir o başta söylediğiniz.

Bu ifade yaratıcı ile..

Tabiî her insan gibi sorular soruyorsunuz. Nereden geldik, ne yapıyoruz, neden bunu yapıyoruz, nereye gideceğiz gibi.. Tüm insanların kendi kendine sorduğu soru bu..Ben gençken Mesnevi okurdum. Öğrenciliğimde başucu kitabımdı. Ondaki o derinliğe varmak, o derinlikte insanın öz dünyasının kapılarını açan fikirler bulmak… Buluyorsunuz. O yönde Mevlâna’ya olan saygımdan dolayı Mesnevi dosyası hazırladım. Litografiydi. Belçika’da basılmıştı. Galeri Nev yapmıştı…

Neden resim yapıyorum, diye sordunuz mu kendinize?

Doğuştan gelen bir şey. Neden yapmıyorum diye sorduğum zaman rahatsız oluyorum. Kendiliğimden resim yapıyorum. Belki beynimi resim yapmaya iten güç var. Mesela resimle edebiyattan ötede bir şey ifade ediyorsunuz. Ben en iyi şekilde resimle ifade edebiliyorum ki, onu seçiyorum. Çünkü daha gizemli noktalar resmin içerisinde. Bana böyle geliyor. Benim hayatımı resim anlamlı kılıyor.

Resimlerinizde böcekleri çok kullanıyorsunuz. Osmanlıca metinler var. Bilemiyorum kutsal kitaplardan da var mı?
Ben Osmanlıca bilmem. Belki vardır… Böcek fikrine gelince. Anlatayım.. Aslında böcek fikri 69 senesinde doğdu. Salzburg Yaz Akademisi’ndeyim. Venedikli Prof. Emillo Vedova ile beraber çalışıyordum. O arada çalışmalar yapıyordum. Daha ekspresyonist, dışavurumcu bir çalışmaydı… Türiye’ye geldiğimde annem ve babamı görmek için Malatya’ya uğradım. Bu arada Prof. Emillo Vedova’ya mektup yazmak geldi içimden. Ancak Almanca bilgim azdı. Bir takım sözcükleri yazabiliyordum ama yeterli değildi.

O sırada bahçede yerdeki böcekleri gördüm ve onları çizmeye başladım mektuba. Çünkü bir ressama mektup yazıyordum ve en güzel biçimde nasıl ifade edersiniz? Resim diliyle… İşte böyle böcekli bir resim oldu.Ama ben o böcekli mektubu yazarken insanın kafasında bir kıvılcım çakar ya, öyle bir kıvılcım çaktı ve ben bunu resmime nasıl katacağımı düşürmeye başladım. Böylece mektubu yazıp gönderdim ve arkasından çok güzel mektuplar geldi bana… Evet önemli olan.. böceklerin resmime girmesi Malatya’da yazdığım o mektupla başladı.

Osmanlıca veya Arapça eski metinlerin resimlerinize girmesi nasıl başladı?
Sahaflarda geziyordum. Yere öbek halinde atılmış eski kitaplar… Anlayamadığım için merak ettim, ayrıca bir zamanlar kitaplık raflarını süslemiş bu ciltli kitapların böyle yerlerde sürünmesi beni çok duygulandırdı. Bu duyguyla onların bir çoğunu satın aldım. İnceliyorum, anlamadığım için istifli bir takım hat örnekleri var ya, hepsi bana resim gibi geliyor. Onları alıp resimlerimde kullanmaya başladım.

Bununla ilgili özel bir hatıranız var mı?

1990’larda galiba Vakko’nun düzenlediği bir resim sergisinde Fehmi Koru bir tabloma baktı. Bana, “Siz eski Türkçe biliyorsunuz değil mi?” diye sordu. Ben de bilmediğimi söyledim. “Peki bunu nasıl koydunuz? Buradaki yazıda arı tefsiri var üzerine arı resmi çizmişsiniz…”Bu hiç unutamadığım bir anıdır…
Ama bir tefsir de Nuh Tufanı’nı anlatıyormuş, biri bana okudu ve ona da Nuh Mektubu dedim. Bu bilerek yaptığım bir isimlendirmeydi..
O zaman ben size Osmanlıca öğreteyim, siz de bana resmin sırlarını ifşa edin!..
(Kahkahalar ile…) Çok öğrenmek istedim ama bir türlü öğrenemedim…

Sonuç olarak insanın yapacağını tesadüfler belirliyor mu diyeceğiz?

Tesadüfler değil hayır. İnsanın doğuşu, nasıl doğduğu bile anlamlıdır.

Nasıl?
Doğumunda da bir şekil var. O şekil olmadan biz onu yapamayız. Artık o kadarına biz girmeyelim.

Bugün Türkiye’de resim sanatının durumu ne?

Bana göre çok iyi. Batı ile başa baş bir resim sanatı seviyemiz var. Batı ile boy ölçüşebilecek seviyedeyiz. O seviyeye gelmiş durumdayız. Kendinize dönük bir kültür oluşturmak ile arkanıza aldığınız bir kültürün sizi bir yerlere getirmesi farklı şeylerdir.

Devletin sanata daha büyük destekler vermesi gerekmiyor mu?

Olmalı evet. Yalnız sanata müdahale olmamalı. Elbette sanatı yaratan ortamlar önemli. Mesela ben nasıl geçmişimi özümseyerek geldimse… Ve Batı sanatının geldiği seviyeden devam ettiysem… Belki de hiç müdahalesiz bir yoldu, özgür sanatçıların yürümesi gerek…

Bizde resim sanatına olan ilgi artıyor mu azalıyor mu?

Tüm dünyada resim sanatına yönelik ilgi azaldı. Mesela Berlin eski Berlin değil. Ben uzun yıllar orada yaşadığım için biliyorum…. Ancak Türkiye’de pazar çok daha dar. Avrupa’da kişi başına düşen milli gelir 10 – 25 bin Avro civarında. Türkiye’de ise 3 bin 500 ile 5 bin arasında gidip geliyor… Bu darlığın içinde bir tür ‘sanat kastı’ oluştuğu ve genç ressamlara pazara girme imkânı tanınmadığı iddiaları var.
Bu satış ortamı ekonomik göstergelerle ilgili değil. Bir sanatçının eserlerinin satılması onun yetkinliğiyle de ilgili. Bir sanatsever piyasaya arz edilen eserler içinde elbette ki kendi zevkine uyanı arar bulur ve bunların içinden en beğendiğini alır. Bunun dışında bir başka yol, kast veya başka bir oluşum mu, bilemiyorum.

Bir de sanat kritikçileri vardır Batı’da. Bunların kritiklerinden yola çıkarak bir tek ressam veya bir ekolün tümü, birden bire yeniden popüler olabilir… Türkiye’de elbette Batıdaki gibi bir sanat ortamı da oluşmadı. Bunu kabul etmek de gerek elbette.

Bugüne kadar yaptığınız işler sizi tatmin etti mi? Bundan sonra daha iyisi olmaz noktasına varabildiniz mi?

Yok ona varamadım daha!.. Çok daha zaman ve ortam gerek.

Öğrencileriniz, takipçileriniz var mı?

Üniversitede yetiştirdiğim ve isim olarak uluslar arası alanda ortaya çıkmış öğrencilerim var evet. Ama bizim Türkiye’de üniversitelerde bazı yetersizlikler var. Batı’daki teknik donanım ve bizim eski ismiyle Güzel Sanatlar’daki teknik donanım maalesef yok. Devlet üniversitelerinde yoktan var ettiğimiz çalışmalar vardı. Bunun tadı başkaydı. YÖK’ün getirdiği sistem içinde bir takım başka şekiller getirildi ama iyi mi, kötü mü tartışılır… Bilgi, Sabancı, Yeditepe gibi özel üniversitelerde farlı bir takım eğitimler veriliyor ama Marmara Üniversitesi ile Mimar Sinan’daki hoca öğrenci ilişkilileri bunlarda yok!

Klasik bir iki sual daha kaldı. Hep tartışılır Türkiye’de. Resim sanatında ulusal bir damar olmalı mı?
Ulusallık bana tutuculuk gibi geliyor…

Hayır o anlamda değil. Mesela bir İran sineması, Alman sineması, Fransız sineması gibi kavramlar var. Bir sanatı bir ulusa mal eden karakteristik yanlar… Buna mümasil bir şey de olmamalı mı?
Mesela bir Mısır sanatı, Hitit sanatı nasıl var olmuştur? Birbiri üzerine katmanlaşmıştır. Sanat birbirini takip ederek gelir. Biz geçmiş sanatlarımızla bağlantılarımızı kurmadan, ki batıyla birlikte resim yapıyoruz, işte oradaki cevherleri mirası ortaya çıkartmalıyız… Bugünü var ederken geçmişi de tekrar gündeme getirmek her zaman yapılması gereken bir şey. Böyle bir sanat yolu çizersek o ulusallık dediğimiz şey o zaman yakalanır.

Ropörtaj: Coşkun Çokyiğit

Share this story

btt