İçeriğe geç
ana sayfa » MAKALELER-RÖPORTAJLAR » Röportajlar » Mustafa Sekban Bugünün İstanbul’unun Deniz Ressamı

Mustafa Sekban Bugünün İstanbul’unun Deniz Ressamı

    Mustafa Sekban Bugünün İstanbul’unun Deniz Ressamı

    Dünyada 1950’lerde Amerika’da ortaya çıkan, resimde çok yeni bir tekniğin; foto-pentürün Türkiye’deki öncü ismi Mustafa Sekban’ın “Bir martı kondu omzuma, İSTANBUL oldu gözlerim” adlı sergisi Şubat ve Mart ayının ikinci haftasına dek Beyoğlu Mısır Apartmanında bulunan Casa dell’Arte galerisindeydi. Hipergerçekçilik (Fotorealizm) akımının etkisinde fırça kullanan ender sanatçılardan biri olan Mustafa Sekban, eserlerinde hayatın içinden gerçek figürleri işliyor. İstanbul tutkunu olan sanatçı, doğayı, denizleri, insanı tıpkı bir fotoğraf gibi tüm gerçekliği ile resimlerinde barındırıyor. Balıkçılar, tekneler, kent manzaraları, insan figürleri, kullandığı ışık tekniği ile tuvalde kendini gösteriyor.

    Biz de Mustafa Sekban’la gerçekleştirdiğimiz samimi sohbeti sizlerle bu sayfada paylaşıyoruz?

    Hep sorduğum o ilk soruyu size de yöneltmek isterim; Ben resim yapmalıyım hissi bir ressamda nasıl başlar? Sizin bunu anlama anınız hayatınızın hangi dönemine rastladı?

    1956 senesiydi.

    Evet. Trabzonluyum ve Trabzon’daki Ulusoy otobüsleri levhasını indirip Zigana dağları manzarası koymuşlardı. Yeni otobüsler almışlardı o zaman. Otobüsler çok yeni ve büyüklerdi ve o otobüsler Zigana dağları arasında kıvrılarak gidiyorlardı. İşte o an ben ressam olmalıyım diye hissettim. Denize gidiyordum o anda ve bir yerden kâğıt buldum, oturdum ve başladım o Zigana dağından geçip giden otobüsleri çizmeye.

    İlk çizginizle de o an mı tanışmıştınız?

    Evet o andı. Beş altı yıl hep otomobil resimleri çizdim. Sonra ilkokul 5’de iken öğretmenimiz sınıfta Türkiye’nin kalkınması için ne gerekiyor? Siz ne olacaksınız? diye sordu ve çocuğun biri kalkıp, “Bol bol arabalı vapur alınmalı!” dedi. Arabalar vapura binip karşıya geçiyor diye bir yerden duymuş; eğer bunlardan bizde de olursa Türkiye kalkınır diye düşünmüş. (Gülüyor) O yıllarda çoğu da öğretmen olacağım derdi. Bense doğrudan “ben ressam olacağım” dedim. Anneme, babama resimden kazandığımla ev, araba alacağım derdim.
    Bu söylediklerimi beş on yılda bir kendime tekrarladım ve çalışmalarımı hızlandırdım. Çünkü defter arkasına çizdiğim araba resimleriyle ev, araba alınamıyordu. ( gülüyor) sonra işi ciddi ciddi yapmaya başlayınca baktım alınabiliyormuş ev, araba ve ev aldım da sonuç olarak. (gülüyor)

    Başlarda hep karakalem mi çalışıyordunuz?

    Tabii uzun yıllar karakalem çalıştım. Ortaokulda biraz suluboya çalıştık; lisedeyse guaj boyayla çalıştık.

    Daha sonra akademi yıllarınız geliyor? Tekstil okumuşsunuz. Neden resim değil?

    İki kardeş aynı anda Güzel Sanatlara müracaat ettik. Şu an kendisi (Nedret Sekman) de Mimar Sinan Üniversitesi’nde profesördür. Onu resim bölümüne yazdırdım çünkü bir aileye iki ressam çok gelir diye düşünmüştüm. Tekstil de o yıllarda çok gelişmekteydi. Kardeşime ben tekstilci olup çalışır, kazanırım sen de ressam olarak aç yaşamaktan kurtulursun demiştim. (Gülüyor)

    Albrecht Dürer ve abisinin hikâyesindeki gibi?

    Evet çok benzer! Onlar ikizdir aslında. 11 kardeş içindeki ikiz kardeşler. Ancak ailesi sadece birini Berlin’e gönderebilmiş. İkiz kardeşi Albrecht’e ben nasolsa resim yaparım sen git eğitimini al demiş. Ve Albrecht Dürer’in ünlü ?Eller’ tablosu da aslında kardeşinin elleriymiş! Daha sonra kardeşim resim bölümüne ben de tekstil bölümüne geçtim. Tekstilde de uzun yıllar çalıştım. Sonra baktım ki onun şöhretini gölgelemeyecek bir noktaya vardı kardeşim; ben de resime dönmeye karar verdim. O zaman akademisyenlere yeniden başlamak için ne yapmalıyım diye sorduğumda beni yarışmalara yönlendirdiler. Ben de öyle yaparak iki yılda katıldığım yarışmalarda dokuz ödül aldım ve galerilerden gelen tekliflerden birini değerlendirdim ve 2003’ten itibaren de daha önce kendi kendime denediğim diğer tüm temaları bırakıp sadece deniz üzerine çalışma kararı aldım.

    O zamandan beri sadece deniz üzerine mi çalışıyorsunuz?

    Aslında deniz çok geniş bir konu tabii. Bakıyorsun hem manzarası, figürü, emekçileri, İstanbul’u var. 12 bin yıllık bir şehir ve burası deniz ve balıkçılar kenti. Eski İstanbul silüeti de müthiş. Bundan da yararlanmak gerek. Işığı bir başka?

    Zaten sizin tekniğinizle de ilintili olarak İstanbul resimleriniz fotoğraflar gibi ama değil de çünkü onlar birer resim aslında. Kullandığınız foto-pentür tekniği nedir?

    Bu teknik 50’li yıllarda Amerika’da meşhur olmuş bir ressam varmış; Norman Rockwell diye. Tesadüfen onun kitabı geçti elime ve çok ilgimi çekti. Fotoğraf dergilerinin kapaklarını çizermiş meğerse. Aslında Ayvazovski de gemi şirketleri için onlara reklam amaçlı resimler yaparmış; bizim gemiler batmaz diye dünyaya göstermek için. Gemi reklamları yapmak için başlamış resime Ayvazovski. Ben de zaten oldum olası çok gerçekçi resimler yapardım ve dışarıdan herkes fotoğraf gibi işler derdi. Akademisyenler ise fotoğraf gibi olmamalı derdi. Uzun süre bu ikilem arasında gidip geldim. Daha sonra söylenenlere kulak tıkayıp bu teknik üzerine gittim. Sonuçta dünyada da Norman Rockwell diye bir adam bunu yapıyordu. Mesela bir boksörün sahnesi vardır onun; o işi çok hoşuma gitmişti.

    Geçen hafta Sotheby’s’de çok yüksek rakama satılan Taner Ceylan’in benzer işini anımsattı bu…

    Evet ona çok benzer. Daha sonra benim işlerim de halk tarafından benimsendi ama akademisyenlerce dışlandı ama ben üzerinde daha çok durdum. Hatta bana böyle resim yapma ödül alamazsın diyenler bile oldu. Ben de tekniği ikiye böldüm. Yarısını fotogerçekçi yarısını kendi tekniğimle yaptım ve jüride arada kaldı sonuç olarak ödülleri de aldım. (Gülüyor)

    Ve Türkiye’de bu tekniğin ilk ve önünü açan kişi siz oldunuz öyleyse?

    Evet. Bunu burada başlatan ben oldum ve doğal olarak bu tekniğin hocalığı işi de üzerime kaldı. Ama gerçekte ben de hâlâ öğreniyorum pek çok şeyi. Bir taraftan atölyemde öğrencilerimi yetiştiriyorum ama aynı zamanda kendim de öğrencisiyim bu işin. Her geçen sene de bu tekniği biraz daha ileriye götürüyoruz. Tekstilden aldığım bilgiler de çok faydalı oluyor buna tabii. Renk anlayışı, doku bilgisi v.s

    Gerçekten tuvallerinizdeki doku çok hissediliyor. Foto-pentürün de gerçekçi etkisiyle balıkçı portrenizdeki balıkçının taktığı kaşkola dokunsak hissedecek gibiyiz sanki?.

    Evet heralde tekstilden gelen avantajlarımız da var. Ve Bauhaus’un dediği gibi; “Bir sanat eserinin yüzde yetmişi nakkaşlıktır!” hiç şüphesiz ki bir sanat eserinin yüzde yüzü nakkaşlık olamaz çünkü işin bir felsefesi ve dayandığı noktası olmalıdır. Ama büyük bölümü nakkaşlıktır çünkü resim kendine gerçekten baktırabilmelidir. O işi izleyen kişi “bunu ben de yapabilirim.”dememeli. İşte bizim arayışımız da bu!

    Bu teknikle yorumlanan işlerde öne çıkan ögeler nelerdir?

    Resmin temel üç tane ögesi vardır. Desen, renk ve ışık. Daha pek çok ögesi vardır ama bu üçü doğru şekilde bir tuvale yerleştiğinde o şaheser olur işte! Örneğin benim eski resimlerimde ışık bu kadar güçlü değil. Deseni ve rengi ihmal etmesem de ışık eksiği vardı onlarda.
    Şimdi bu sergimle ışığı da öne çıkararak kullanmaya çalıştım. Zaten İstanbul temalı bütün resimlerim ve bu şehri en çok ışığı anlatır. Talep çok olduğu için çok fazla iş çıkarmaya çalışıyorum. Biraz daha yavaş çalışırsak sanırım hiperrealizmin daha iyi örneklerini verebileceğiz.

    Bir de şundan çok etkilenmiştim. Kolombiyalı bir ressam var; Bottero diye..bizim galerilerden birinde onun bir işi 1 milyon 280 bin dolara kiralanmıştı. O zaman Kolombiya’lı yaparsa biz de yapabiliriz diyerek aslında çocukken peşine düştüğüm o saf hayalin aynsı olan heyecanla çalışmaya devam ettim. Zaten başarılı olmanın şartı peşinden gittiğin şeyi çok sevmek ya da ona muhtaç olmaktır. Ben de kendi sözümle kendimi bağlamıştım daha çocukken ve başarılı da oldum.

    Kendinize verdiğiniz sözü tuttunuz?

    Evet. Çok sevdiğim anneme evini de aldım, çocuklarıma da aynı şekilde. Yani sevdiğim ve inandığım işte başarılı olup onu materyale de çevirebildim bu çok müthiş bir şey tabii. Dünyanın en şanslı insanları grubundayım çünkü bana genlerden gelen miras yoluyla oldu bu.

    Aileniz genlerinizde taşınan bir miras bırakmış size?

    Bunun büyük bir bölümü çalışmak tabii ki ama bilim adamları da diyor ki yüzde üç buçuk oranda deha bir ressam iseniz sıfır kabiliyetli biriyle sizin farkınız yüzde üç buçuktur.(Gülüyor) Geri kalanı çalışmak, eğitim v.s’dir ama tabii herşeyin başı da inanmaktır.

    Tekniğe gelirsek?

    Norman Rockwell’in yansıttığı Amerikan emekçileriydi ben ise Türk emekçilerini ele alıyorum. Bütün figürlerimin kimisi gerçekten Çengelköy’de yaşıyor, kimisi Sarıyer’de?Hepsine de resimlerimdeki göz, modellik paylarını öderim.

    Hepsindeki sır bu değil mi? Hepsi yaşayan figürler?

    Evet hepsi yaşıyorlar. Onlarla ben de yaşarım hatta. Yemek yeriz, vakit geçiririz, bazılarıyla yıllarca görüşürüz. Onları takip ederim; süreç içinde tekrar tekrar bana modellik yaparlar.

    Bu sergiyle ilgili neler söylemek istersiniz? O kadar etkileyici ki sanki hepimiz omzumuza konan bir ?martı’yla ayrılıyoruz galeriden?

    “Bir Martı kondu omuzuma, gözlerim İstanbul oldu.” Şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, ki o şairlere göre çok iyi bir ressam, ressamlara göre çok iyi bir şairdir, şöyle demiş: “İstanbul deyince aklıma Martı gelir; yarısı gümüş yarısı köpük, yarısı balık yarısı kuş. İstanbul deyince bir masal aklıma gelir; bir varmış bir yokmuş.” Gerçekten şairliği müthişmiş Eyüboğlu’nun. İstanbul adamı şair yapar, ressam yapar. Ayrıca ben Trabzonluyum ve oranın da 1960’lardaki güzelliği, denizi harikaydı. Dolayısıyla deniz vazgeçilmezim oldu.

    Size o halde 21. yüzyılın deniz ressamı diyebilir miyiz?

    Çok severek yapıyorum her birini. Sonra sergilerimle birlikte onları Mahmutpaşa tabiriyle sergiye çıkarıyoruz; hem izleyicilerle hem arkadaşlarımla buluşuyorlar. Onlardan feyz alıyorum, yorumlarını alıyorum. Gelecek sergi için hangi moralle ne yapacağımıza karar veriyoruz.

    Sizin bir de Deniz kuvvetlerinde, Bahriye’de zaman zaman bulunup onların resimlerini yaptığınızı biliyoruz.

    Girmek için özel iznim vardı. Ben de onları takip ediyor ve resimlerini yapıyordum.

    Bir çeşit resim muhabirliği yani?

    Aynen öyle!

    Şimdi de resimde çok az denenmiş ve kulak tıkanan bir tekniğin öncülüğünü yapıyorsunuz?

    Foto-pentür için şunu soruyorlar: “Onun fotoğrafı varsa neden boyuyorsun?” Çünkü o fotoğraf, fotoğraf arşivine giriyor, bu da resim arşivine girecek. Aynı şey değil. Kâğıdın verdiği soğukluk ve boyanın sıcaklığı çok farklı. İstanbul’un fotoğrafları belgesel fotoğrafları tarihine girecek, bizim foto- pentürlerimiz ise resim tarihi arşivlerine?

    Bir de tuval üzerine karakalem hatta karakalemle yağlıboyayı buluşturduğunuz çalışmalarınız var. Son serginizde de büyük boyda çok önemli işleriniz bulunuyor bu teknikte yaptığınız.

    Bu yeni bir icat değil bütün resimlerin temelinde bu var. Çünkü bu kadar detaylı boyayabilmenin yolu çok detaylı çizmeyle alakalı. Sabırla yoğrulan işler hepsi ve bir anda artistik bir çıkışın tezahürleri değiller. Hepsinin konularını, renklerini, tonlarını, adetlerini sayarak, notlar alarak resmen puzzle’ı tamamlarcasına çalışıyorsunuz. Ve ben boyamayacağım hiçbir kurşun kalemin üzerine astar bir renk bile atmıyorum. Çünkü, tamamlanamayan bir noktadan sonra tekrar o noktaya gelmek çok zor. Ancak bitmiş, tamamlanmış bir noktadan sonra tekrar başına geçtiğinizde artık ikinci kısmıyla uğraşmaya başlayabiliyorsunuz. Bu benim bulduğum bir şey. Yoksa bir tekstil işçisine 500 tane pantolon ver ve bunun düğmelerini dik de, akşama kadar çıldırır ama 10’ar tane koyduğunda yapabiliyor. Ben bu resmi hayal ettiğimde mesela sadece bu adam bitecek diyorum. Tabloya öyle bakıyorum.

    Planlayarak ve bölümlere ayırarak öyleyse?

    Tamamını düşünemiyorum çünkü düşündüğümde geceleri uykum kaçıyor, nasıl bitireceğim diye. Bölüp, parçalayıp, yönetiyorum! Kapitalizmin yaptığı gibi. ( gülüyor)

    Casa dell’Arte galerisi sizin de sergilerinizde tercih ettiğiniz bir galeri. Burayla ilgili neler söylemek istersiniz?

    Ben kişilik ve tercihim açısından kendi içine kapalı yaşayan ve internet v.s gibi teknolojilerle dışarı açılabilen biri değilim. Casa dell’Arte bu açıdan gerek yurtiçi gerekse dışında iyi bağlantılar kuran ve doğru hareket eden bir galeri olduğu için burayla çalışıyorum ve çok memnunum.

    Bir de Beyoğlu, Mısır Apartmanın’da olmasının ayrı bir önemi var sizin için bildiğim kadarıyla?

    Evet. Sokağa açılması çok önemli. Sesin, yaşamın, caddenin için de olması çok mühim benim için. O açıdan da avantaj sağlıyor.

    Son olarak önümüzdeki projelerinizden de bahseder misiniz?

    Yakın zamanda yurtdışında birkaç fuar ve sergiye katılacağım; onun çalışmaları devam ediyor. Bunu haricinde sergiler devam edecek ve bir de benim öncülüğünü yaptığım bu tekniği akademik alana taşıma durumumuz var. Klasik eğitimin yanında bu türün de öğretilebileceği ikinci bir formatif alan olacak ve onun oluşumu ve yürütülmesiyle ilgileneceğiz.

    CANVASTAR®

    Türkiye'nin En Zengin ve Kaliteli Kanvas Tablo Koleksiyonu

    Siteye Gidin