seba uğurtan röportajı

Seba Uğurtan Röportajı | İzmir Sanat Bienali

By editor

Posted in | Tags : , ,

Seba Uğurtan Röportajı

Seba Uğurtan ile İzmir sanat bienali üzerine görüştük

İzmir’deki sanat alemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kuşlar yuvalarından düşer ya hani yere, uçmak için çırpınırlar; İzmir sanat aleminde de binlerce kuş yere düşmüş, uçmak için çırpınıyor. Sanatçı var ama onlar için ortam yok. Sanat galerileri çok az, ağırlıklı olarak ücretli. Sergi açmak için yerler yok, sanatçılar belirli atölyelerde kısılmış bir şekilde çalışıyorlar, satış durumu çok az. Özgün eser satışı çok kısıtlı bir şekilde. Yine de hiç yılmadan sergilerin açıldığı çok sevimli bir kent İzmir.

Bu konuda sizin ve galerinizin de oldukça fazla katkısı var. Yıllardır aktif bir şekilde sanatı besliyorsunuz.

Önce Obje Sanat Galerisi’nin sahibiydim, daha sonra kendi adımla Seba Sanat Galerisi’ni açtım. Hemen hemen 30 yıldır bilfiil aktif bir şekilde öğrenci hazırlıyorum. Hem Güzel Sanatlar’a hem atölye-hobi şeklinde öğrencileri hazırlıyorum. Ancak bu tür öğrenciler hazırlarken birden baktım onları yavaş yavaş güzel sanatların çağdaş anlatımlı eserlerinin içine sokmayı başardık. Hemen hemen 10-15 yıldır aynı atölyede beraber çalışan arkadaşlarım var. Bir atölyede bu kadar uzun süre çalışan kişiler otomatikman çok mükemmel bir şekilde bir eğitim almış oluyorlar. Çünkü geziyoruz, görüyoruz, çağdaş resim sanatıyla ilgili araştırmalar yapıyoruz.

Akademiden gelseniz de öğrencilerinize kişiselliği vurguladığınızı biliyoruz.

Okulda biraz daha ‘liderlik’ hakim. Burada biraz daha insanların yüreklerine özgün eser serpiliyor, daha kolay yaratmaya geçiyorlar. Standartlardan daha çabuk kurtuluyorlar. Belli şartlar yok, daha kolay kanatlanıyorlar.

Peki bunu nasıl yapıyorsunuz?

Önce dünya klasiklerinden örnekler verdim, renkli çalışanlara. Karakalem, desen çalışmaları yapıyoruz, yazın sokaklardayız. Bizim galerimiz denize karşı, dışarda yüzlerce çocuk resim yapıyor. Az sayıda öğrenci alıyorum. Güzel Sanatlara hazırlanan gruplarım 10-15 kişiyi geçmiyor. Ağırlıklı olarak Güzel Sanatlar Fakültelerine, Eğitim Fakültelerine öğrenci hazırladım, Su Grubu’nun yanı sıra.

Su Grubu hepsinden farklı bir yerde tabii.

O ayrı, 40 kişilik bir grup. Onlar benim canlarım, onlar benim artık atölye arkadaşlarım, çünkü hepberaber ödüller alıyoruz. Yurtdışından davetler alıyoruz, özgün resimde uzmanlar. Su Grubu 2002 yılında kuruldu, ‘Kadın Ressamlar’ adı altında. Daha sonra çok sayıda erkek ressam da aramıza katıldı.

Bu şartlar altında, ayakta kalmak ve sanatçılarınızı ayakta tutmak için neler yapıyorsunuz?

Sanat adına ayakta kalabilmeleri için çok dikkat etmem gereken bir şey var, o da öğrencilerimin önce para kazanmaları. Parası olmayan kişinin zaten tuval almasına imkan yok. Bu insanlar bu parayı dünyadaki gibi sponsorlarla bulamıyorlar; önce resim satılacak. O resmi satmak için de doğru yoldan gidelim dedim ben ve Dünya Klasiklerinden örnekleri dijital baskılar halinde tuvallere bastırdım. Onları bir yandan yapıp satıyoruz, bir yandan da tamamen bakarak dünya klasiklerini çalışıyoruz. Daha sonra özgün resim çalışmaları kişilerin kendi sergilerini açmaları için gerekiyor.

Demek boya paralarını Dünya Klasiklerini yapıp satarak para kazanıyorlar.

Bu bizim hem el alıştırmamız oluyor hem boya tonunu bulmak için yararlı oluyor. Hem de çok uygun fiyata insanlar fotoğraf koymaktansa yağlıboya bir eser koyuyorlar duvarlarına.

Kanseri bir ödülle yendiniz. Bu hikayeden biraz bahseder misiniz?

2005 yılında bir televizyon programı dönemim oldu. Bir gün canlı yayın sırasında telefonla katılan bir izleyici, kanser hastalarının problemlerini anlatacak, Lily Onkoloji Firması tarafından İngiltere’de düzenlenecek bir resim yarışmasından bahsetti. Kanserli hastalar bunu nasıl anlatabilir diye sanatın terapide kullanılması konusunda bir tetiklemeydi bu. Benden çok rica ettiler, ‘Seba Hanım sanatta aktifsiniz, bir de göğüs kanserinden ameliyatlısınız, bunu anlatın lütfen’ diye. Bunu yaparken de ağladım çünkü hem profesyonel olup, hem kanserli olup da hem de bir yarışmaya katılmak çok farklıydı.

Duygularımızı ifade etme için ya bir insanla konuşuruz ya da bir tuvale bunu aktarırız. Ben bu resimleri yaparken ‘konuştum’. Kanser, hayatımda süregelen, 30 yaşından beri tedavi gördüğüm bir hastalıktı. Dördüncü safha kanserden dönen tek kişiydim. Ve ayakta durmak için sanatın terapi gücüne çok inandım. Aynı zamanda da her sene bir sonraki sene için bir aktivite koyarsam, ölmeyeceğimi hissettim. Ölsem bile bir şey yaparken ölmenin, ölmemek olduğunu kavradım. İnsan sanatta iz bıraktığı zaman, ölmek diye bir şey söz konusu olmuyor, bu gerçekte de ölmemeye neden oluyor ve o gün bugün 20 yıldır ölmüyorum.

3 Eserinizle katıldınız: Kanserle Tanışma, Ameliyat ve Tedavi Ve Sonrası Ayağa Kalkma’.

Dünya ikincilğini aldığımı öğrendim fakat ilginçtir, bir hemşire birinci olmuş ama tüm dünyaya dağıtılacak kapağın benim bir eserim kondu ve bu sergi dünyada tüm ülkeleri gezdi. Kanserli bir kadının yaşam öyküsünü anlatan bir sergiydi bu. Yıkılımayı anlatmak çok kolay, ama ayağa kalkmayı anlatan tek kişiydim. Onun için herhalde kapağa koydukları resim daha çok umudu anlattığı için ve sanatın da kanserli insanlara umut olduğunu anlatabilmem için hoş oldu. Bundan sonra çok güzel bir şey yakaladım ve uluslararası ataklara başladım.

Yurtdışında tanınmanıza büyük katkısı olmuş olmalı bu ‘Ayağa Kalkma’nın.

O yarışmadan ismim duyulunca, İngiltere’den bir küratör beni aradı ve oradan 2007 yılındaki İtalya’daki Floransa Bienali’ne katılmam için bir davet aldım. Oraya gittiğimde dünyanın çok hoş şeyler yaptığını, ancak maddi avantajlar gerektirdiğini gördüm. Yani bizler gibi kırk etkinlik hazırlayıp da kırk kuruş kazanmamak yok orada. Her şeyin bir bedeli var ve bunun tadını alarak yapıyorlar.

Floransa Bienali’ndeyken İzmir’de gerçekleştirmek üzere olduğunuz bir bienal hayalinizi duymuştuk.

Bazı şeylerin ilki vardır dedim ve İzmir’e döndükten sonra ?Biz neden yapmayalım?’ diye düşündüm. Döndükten sonra çok sayıda arkadaşımın Floransa Bienali’ni merak ettiğini gördüm. Onlar için bu bienali ve dünyadan seçme eserleri İzmir’e getirelim diye düşündük. Herkesin çok yürekten bu işe gönül verdiğini gördüm. İsmail Acar ve Münevver Üçer bu yılki Floransa Bienali’nde ödül aldılar, çok hoştu bu. Onların anlayamadığı Geleneksel Sanatlarımızla dünya birinciliklerini, ikinciliklerini aldık. Gönül isterdi ki çağdaş sanatlarda da Türkiye bir ödül alsın. Ama dünya sanat bienallerinde daha farklı şeyler de yarışıyor ve ben de onların içinde bir Türk’ün yer alması gerektiğine inandım.

Floransa Bienali’ne 2007 yılında ilk davetinizi aldınız, 2009 yılında ise Bilimsel Komiteye seçildiniz. Bunlar size neler kattı?

Bienal çok şekerdi, bir sürü sanatçıyla tanıştık. 2005 yılından bu yana çok aktif bir şekilde sanatçıların adreslerine kendilerine ulaşmaya çalışıyorum. Oradaki bienalden kazanmış olduğum tecrübelerle bu sanatçılara ulaşmak için mücadele veriyorum. Çok enteresan bir şey dikkatimi çekti, bir bienal dünyadaki sanatçıların birbiriyle kaynaşması için yapılıyorsa o katalogda sanatçıların adresleri neden yok. Bir akademisyen olarak, bu konulara gönül vermiş biri olarak diyorum ki insanlar ellerindeki potansiyeli başkalarıyla paylaşarak bölüşmüyor, bizim gibi. Şimdi Türkiye’de hazırlayacağım bienal için onlardan belge istiyorum, kataloglara bakıyorum bir tek sanatçıya ulaşamıyorum. Böylece benim 1500-2000 sanatçıya ulaşmam için, o kişileri tek tek internetten bulmam, kartlarını biriktirmem, bir arşiv çalışması yapmam gerekiyor.

İzmir’de gerçekleşecek bu bienalin hazırlıkları nasıl gidiyor?

Bu hazırlayacağım bienalin ön çalışmaları bu şartlarla 4 yıldır devam ediyor. 4 yılda bu potansiyele ulaştım. İzmir’de büyük bir sanat bienali hazırlamanın çalışmaları içindeyim, 2011 Mayıs ayında bunu mükemmel bir şekilde yapmaya çalışacağız.

Bu büyük organizasyon insanlara neleri anlatacak?

Burda kafamızda büyütmememiz gereken bir şey var. Dünyada sanat bienallerini görünce bir tek şeyin çok önemli olduğunu anladım. Bizdeki gibi sanatın akademik yarış olmadığını, sadece kişilerin birey olarak kendileri olabildikleri kadar sanatçı olabildiklerini gördüm dünyada. Kişi eğer yüreğinin sesini dinleyerek kendisini ifade edebiliyorsa, ona saygı duyuyorlar. İsterse iki tane çöpten adam çizsin, bir sonraki tuvalinde ifade tarzının yine kendisi olması gerektiğini gördüm. Sanatçı olmak, kişinin kendisi olması demekmiş. Bizim en büyük yanlışımız, kendisi olabilen bir kişiyi ‘Neden biz olmadık?’ diye eleştirmemiz. Türkiye’de sanatçının kimliğine sahip çıkma duygusunu elinden alma çabasından kaynaklanıyor. Güzel sanatlar öğrencilerine bakıyoruz, birinin atölyesinde o biri gibi 15 öğrenci yetişiyor. Bu umut, özgünlük, kendisi olabilme, bu kimlik arayışlarının en fazla sanatçıda olması gerekiyor ve bunların ezilmemesi gerekiyor. Eğitimde esas aldığım bir tek şey, teknik eğitimleri çok iyi olmalı.

Bienal fikrine destekleriniz nasıl?

Sponsor arayışına girdim, çok sayıda yerden destek sağlayacağız, öyle dışardaki gibi sanatçılar ciddi paralar vermek durumunda kalmayacaklar. Başvurular Mayıs’a kadar devam edecek ama neredeyse şimdiden yeterli sanatçı sayısına ulaştık. Ege Üniversitesi Resim-Heykel Müzesi’ni, Aziz Kocaoğlu da bize Fuar alanını verecek. Böylece İzmir’de ilk sanat fuarı gerçekleşecek.

İstanbul’da henüz gerçekleşmiş bir bienal var. Onu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İstanbul Bienali beni hayal kırıklığına uğrattı. Oradaki genç küratörler biraz basamakları görmeden atlıyorlar, sanki çağ onlarla başlamış gibi. Burada Türkiye’de binlerce insan var ve çok büyük oranı sanatı hiç bilmeyen kişiler. Tutup onların önüne kavramsal sanatı ve enstelasyonu koyarsanız burada ne oluyor diye bakarlar. Millet alay eder sizle. Adım adım çıkılacak bu merdivenler, bu halkı eğitmek gerekiyor. Önce insanlara sanatın düşünce olduğunu anlatalım ki düşünebilerek izleyebilsin. İnsanlara düşünen bir beyini empoze etmediğimiz için bugün bu durumdayız zaten. Önce toplumları var olan bir şeyi görme konusunda eğitmemiz gerekiyor. Biraz zaman ve yavaş ataklar gerekiyor, bunlarla her şeyi çok güzel başaracağımıza inanıyorum. Sağlıklı toplumlar için görmeyi bilen toplumlar gerekir, görmeyi bilen toplumlar için gösterdiğiniz şeylerin akılda kalması gerekiyor.

Bu arada, Su Gurubu’yla emektar çalışmalarınız da yılları aşıyor.

Su Grubuyla birlikte 40 etkinlik hazırladım. İlk, sokaklarda resim yaptım bağdaş kurup, Uluslararası Agamemnon Festivali çerçeveside. Bana dediler ki; “Sanatı sokağa düşürdü”. Hemen onun ardından resim yarışması için İtalya’ya gittik, bütün profesörler yerde bağdaş kurmuş resim yapıyorlardı. Benim sokağa düşmüş diyen akademisyen arkadaşlarım, sanatın sokaktan geldiğinin farkında bile değil henüz. Bizimkiler koltuk ararken millet yere bağdaş kurup resmini bitirmişti bile. Medici Yarışması’ndan dünya beşinciliği ve altıncılığıyla dönmüştüm.

Buradan beraber gittiğimiz sanatçı arkadaşım dünya ikinciliğini almıştı. Bu iş böyle. Bu iş, görebildiğine kendi ruhunu katarak sanat olarak ortaya koymaktan geçiyor. Görmek bilmeyen böyle yürekler de böyle sadece eleştirerek vakit geçiriyorlar. Biraz sanatın içinde olanı destekleyin, elinden tutun. Sanatın içine olan kimsenin para kazandığına inanmıyorum. Sanattan gelen para sanata gidiyor. Bu insanlar sponsorlu çalışacak. Bizim gözümüz ne mekanda ne yatlarda ne katlarda, sadece bırakılan histe ve yürekte.

Su Grubu şu sıralarda neler yapıyor? Yeni sergileriniz neler?

Su Grubu olarak aktif olarak şu an için Altın Şehirlerimiz projesini bitirdi, 8 Mart Dünya Kadınlar gününde Ege Üniversitesi’nde büyük bir sergiye hazırlanıyoruz. Enstelasyonların ağırlıklı olarak yer aldığı çok hoş bir sergi olacak. Kadın olmanın duyarlılığı içinde, gruptan erkek arkadaşlarımız da katıldı ki bu sorunlara sadece kadınlar eğilmiş olmasın diye. Bereket Tanrıçası Artemis’le başladık. ‘Boş Ol’ adında bir tablo var mesela testinin kapıya konması ile ilgili. Alev gibi yüreği yanan ve bir şeyler yapmaya çalışan kadını anlattık.

Bir kozanın içinde iki büklüm kendi dünyasında kapanan kadını anlattık. Duygusal resimleri anlatmayı seviyoruz biz. Bunu yaptıktan sonra da yazın yine ‘Altın Şehirlerimiz’ projesi ile İzmir’i tüm davet gelen şehirlerimize tanıtmaya gidiyoruz. Onlar orada Su Grubu’nu ağırlıyorlar biz de onlara harikulade bir sergi açıyoruz ve gittiğimiz yeri araştırıp onların resimlerini de yapıp, onlara bırakıyoruz. Bana denize yürümek, güneşe çıkmak yasak olduğu için, yine yazları resim yapıyorum.

Atölyede çalışmalarınız nasıl gidiyor?

Atölye çalışmalarımız devam ediyor. Benim kurslarım Salı, Çarşamba, Perşembe ve Cumartesi günleri.

Katılmak isteyenler nasıl ulaşabilirler? Galerinizde onları neler bekliyor?

Galerinin telefonundan ulaşabilirler. Galeri Seba olarak internet sitemiz var. Çok çaresiz olup çok yetenekli çocukları ücretsiz alıyorum atölyeye, onlara da bir grup ayırıyorum her zaman. Ben bir emekli astsubay çocuğuyum ve zaman geldi kurslara verecek paramız olmadı. Boyaların içinde resim yaptık. Hatta zaman sınırı da koymadım galeride, şu saatten şu saate kadar çalışılır diye. ‘Galeri kapanıyor, hadi evine git’ dedikleri zaman çok kızıyordum, bu zaman sınırlaması olmaması da buradan geliyor.

Ne kadar yetenekli olursanız olun, yaratma yaratmayı tetikliyor ve çalıştığınız kadar sanatçı olabiliyorsunuz, eser üretebildiğiniz zaman daha farklı oluyor. Çok ağır bir eleştiri de bulundum Güzel sanatlar öğrencileri için. Sanatın çeşitli aktiviteleri var bu entelasyona, kavramsal sanatlara değiniyorum. ‘Artık biz okumayalım, bir duvar tepesinde oturalım. Sanat hakkında iki entelektüel kelime kullanırız, onu bunu eleştiririz, sanatçı oluruz’diye çocuklar çok farklı yönlere itiliyor. Çok üzücü bir şey bu. Öğretmenlerin havası, kasıntısı çocuklara yansıyor. ‘Biz o kadar büyüğüz ki kimse bize ulaşamaz’ derlerken ortada bir eserin olmaması çok enteresan. ‘Birine kızdım, eser üretmiyorum’.

Bu tip kasıntılı kadroya sahip birçok Güzel Sanatlardan bir şey çıkmıyor ama siz bugün galerinizde bütün güzel sanatlara öğretim kadrosu yetiştiriyorsunuz.

Daha çok ihtiyarlamadım, şimdilik doçent filan hepsi. Profesör olan yok ama ülkenin üniversitelerinde çok sayıda okulda öğrencilerim var. 20 yıldır 15 öğrenciden desem, 250-300 tane öğretim görevlim ve doçentim var. Çünkü hiç kaçan olmadı ve hepsi kazandı. Kimi liselerde, ortaokullarda resim öğretmeni oldu. Ben kendi öğrencilerime çok önemli bir şey önerdim. O da, ?Önce ekmek paranızı kazanın’. Öğretmen olun sanatçı olunuyor beraberinde. Sanatçı Sigortası yok daha Türkiye’de. Sanatçılık meslek sayılmıyor, hobi olarak algılanıyor.

Öğretmen olunarak sanatçı olunmaz gibi yaygın bir kanı var. Ama şu zamanda hayalleri de bununla somuta dönüyor aslında.

Artık, bir atölyeyi çalıştırmak için de formasyon isteniyor. Aynı zamanda çok önemli bir şey başarıyorum burda, atölyeyi Halk Eğitim’e de bağladım. İzmirdeki ilk ruhsatlı sanat atölyesiyiz. Bir zamanlar İzmir’de atölye ruhsatı yoktu, atölyeler M.E.B’e bağlıydı. Sanat atölyesi diye belediyeden ilk ruhsat çıkaran kişiyim. Bakanlığa bir yazı yazdım ?Ben atölye işletiyorum’ dedim, araştırdılar ve ?Böyle bir iş kolu yok’ dediler. Resim üretilen, herkesin kendi başına özgün resim ürettiği bir yer yok, ?kurs’ adı altında ya da sanat galerisi adı altında. Hem sanat galerisi hem atölye olan ilk ruhsat bende.

Daha sonra bu yaygınlaştı tabi. Halk eğitime bağladım galeriyi çünkü iş kadını şu anda çoğunlukla öğrencilerim ya da iş adamı, çok aktif olarak çalışıyorlar. İleride bir atölye açmak istedikleri zaman formasyona ihtiyaçları olacak, bu nedenle de halk eğitime bağladım burayı. Ne kadar sağlıklı olacağım, ne kadar bu işi yapacağım belli olmaz ama onların ayaklarının üzerine sanat adına basmaları benim için çok önemli. Benim hayalim bu; 1. Kordonun sahilini buradan bütün otoparkların kalkıp resim yapan atölyelerle dolmasını istiyorum. Ben hayalimi kurayım da siz ister görün bunu ister gülün bana. Ben böyle bir İzmir hayal ediyorum.

Biraz da size dönelim. Bütün bu koşturmacaları yapan Seba Uğurtan’a, en başta sormamız gereken o soruya: Seba kimdir? Buralara kadar nasıl yetişti?

Sekiz çocuklu bir ailenin ortanca kızıyım. Bir emekli astsubay kızıyım. Ailemde babam ressamdı, orduda kaldığı dönemde ordu evinin duvarlarına duvar resimleri yapardı. Kendi ailesinden genetik faktörle kardeşlerimden dördü profesyonel sanatçı, ikisi resim öğretmeni, bugün profesyonel olarak resim yapıyorlar. Evin içinde hep sanat vardı. Sanatın olduğu her zaman neşe vardı, mızıka çalarak bizi çok mutlu eden bir babaya sahiptik. Akşamları toplanır, şarkılar söylerdik, kalabalık bir aile, kurallı ancak çok sevgi dolu bir ailede büyüdüm. Anadolu’nun çok çeşitli yerlerini gezdikten sonra İzmir Kız Lisesi’ne geldik ve lise 2 den sonra sanat hayatım aktif bir şekilde başladı.

Anadolunun çeşitli yerlerinde böyle kurs imkanları yoktu hemen lise 1’de Devlet Resim Heykel Müzesi’ne yazıldım. O zamanlar Güzel Sanatlara Hazırlık diye bir şey yoktu, resim yapmayı sevenler giderdi galerilere. Buca Eğitim Fakültesi’ne birincilikle girdim, bütün girdiğim sınavları dereceyle kazandım ama o dönemde nişanlıydım ?gidemezsin bir yere’ dendi. Hatta gündüz yasaklandı, gece bölümüne girdi okul birincisi. Son sınıfta evlendim, bir oğlum oldu. O biraz büyüdükten sonra aktif olarak sanatın içerisine girdim. O zaman Obje Sanat Galerisi’ni açtım, o zaman hastalandım. O galeriyi eşim hediye olarak açtı aslında bana, çok sevdiğim bir şeyi yaparsam umut olur diye düşündü nitekim de öyle oldu. Ard arda çok değişik sanatçılarla çok değişik sergiler açmaya başladık.

Bir toplulukla çalışmak çok şeyi değiştirmiş ve çok şey katmış olmalı. Birlikte neler yaptınız?

Sanat Galerisi sahibi olmak çok güzel eğitiyor insanı, çok sayıda sanatçı tanıyor. Dünyada ve Türkiye’de sanat adına neler yapıldığının farkına varıyor. İlk günden beri bir atölyede 20-30 yıldır çalışan kişileri ben nadir gördüm. Bu galeride gerçekten hayatı paylaştığımız kişilerle vakit geçiriyoruz ve gönülleri o kadar zengin ki… Onlara, ‘Hergün biraz daha iyi eser yaratıyoruz o nedenle eski resimlerimizi devlet hastanesine hediye edelim’ diyorum, birden 160-200 tablo toplanıyor hastanelerinin duvarlarına resim hediye ediyoruz.

Hadi gelin diyorum, Ege Üniversitesi’ne hediye edelim, 160 tablo da oraya hediye ediyoruz. Yani, üniversitelere, hastanelere, insanların umuda ihtiyacı olan ve çocukların sanatın içinde olmalarını sağlayacak bilhassa üniversitelerde aşina olmaları için, sanata karşı duyarlı olmaları için belki 1000’e yakın tabloyu bu şekilde kullandık. Daha sonra İzmir Fuarı’nda ilk defa açık alanda özgün resimlerin yer aldığı bir fuar alanı kurduk. Çamların altına minderler koyduk, çağdaş müzik örnekleri koyduk, akşamları gençler müzik yaptı. Mükemmel aydınlanmayla harikulade bir serginin gezildiği bir ortam hazırladık.

Duyarlılık çalışmalarınız başınızı ağrıttı mı hiç? Eminim çok olmuştur.

Dünya’da müzeleri gezmek için para toplanıyor, bunlar para karşılığı olmasın da birkaç çocuğun hayatını kurtaralım dedik ve Lösemili Çocuklar Vakfı’na bir telefon ettik. Bir sandık koyduk kapıya ?Kim içeri girerse, hazırlayan ben dahil olmak üzere, birkaç kuruş bu sandığa atmadan içeri geçilmeyecek’ dedik. Çok ilginç bir şey oldu, bir gün biri bas bas bağırıyor kapıda, ?Ben bu sandığa zorla para atmam’ diye. O sandığın ne olduğunun farkında bile değil insanlar. Birileri için bir şey yapmanın terbiyesine sahip değiller. Bir lösemili çocuğun hastane yataklarının alınacağı bir paraydı o. ‘Kadın kendisi kansermiş, zorla para topluyor’diye gazetelere düştüm. Sandığın benle alakası yok ki. Yani bu tür tepkiler normalde insanları vazgeçirir, ama bende tetikliyor. Ne derlerse desinler bu iş böyle olacak. Sanat eğitimi toplumları insanca içine alan önemli etkinlikler olduğu için bu kadar mücadele ediyorum. Böyle sohbetlerle yorulmak istemiyorum, benim ülkemin insanına yakışmıyor. Anlamlı yaşadığıma inanıyorum.

Bunun için de aktif olarak hep üretiyorsunuz.

Mesela Mardin’e gittik, Darül Zefaran Manastırı’nın duvar restorasyonlarını yaptık. Patrik İlyas Şakir Alkan’ın salonunu biz düzenledik. Müslüman bir kişi olarak da gurur duydum bununla. 8-10 metrekarelik tablolar İzmir’den özel kamyonlar tutarak, bütün grup arkadaşlarım yerlerde emekleyerek bu çalışmaları yaptık. Daha sonra Mardin Belediye Başkanı bizi ağırladı, onlara da Altın Şehir Mardin projesini götürdük. Belediye Başkanı çok duyarlıymış, o projenin tamamını satın aldı. Şimdi Mardin’de Su Grubu’nun hazırladığı bir Altın Şehir projesi var. Hayat doğru insanların elinde sanata karşı duyarlı kişilerin elinde olduğu zaman, daha anlamlı oluyor. Ona buna sataşan kişilerin elinde de sefil hale geliyor.

Akademik anlamda İzmir’de iki önemli kurum, iki önemli üniversite var. Onlara dair düşünceleriniz nelerdir?

Sanat adına bir şeyler yapmak istedikleri zaman insanlar yapar. İzmir’de Ege ve Dokuz Eylül Üniversitelerini karşılaştıralım. Dokuz Eylül Üniversitesi ?nin başında Güzel Sanatlar Fakültesi var. Ege Üniversitesi’nin böyle bir fakültesi yok ama 4 büyük sanat galerisi, 10’a yakın küçük sanat galerisi var; Dokuz Eylül Üniversitesi’nin bir tane sanat galerisi Buca Eğitim Fakültesi’nin içinde bir salonda var, o da dökülüyor. Biri yapıp biri yapmayınca dikkat çekiyor. Yapmayan yapacak bu işin başka şansı yok.

Son olarak ülkemizde sanat ve sanatçının durumuna dair görüşleriniz neler?

Sanat güzel şey, herkes kendisi için yapmaz. Sanat para için yapılmaz. Sanat yapan kişiyi başının tacı yapacak insanlar. Sanatçıdan sergi açmak, davetiye basmak için para istenmez. Küçücük emekli öğretmen maaşımla bir sanat galerisini açık tutabiliyorum, yapabileceksen bu işi yapacaksın. Artık benim ülkemin idarecileri benim ülkemde belirli yerlere sahip sanatçılara sahip çıkma zamanı geldi de geçiyor bile. Eğer bu sanatçılara sahip çıkılmazsa sanatçıların olumsuz görüşleri, ülkemiz açısından çok çağdaş yarınlar yaratmayacaktır.

Acı çeken bir sanatçı patlama noktasına gelir, kasvetli resimlerle ülkemin aydınlık yüzünü dünyaya karanlık gösterir. Sağlıklı toplumlar, iyi yarınlar için, gelecekteki güzel sanatlar öğrencilerine örnek olmak için bu tür bienalleri hazırlayıp, onlara para kazanacakları bir taht bırakmak için mücadele vermeliyiz. Toplumun henüz saçmasapan algıladığı eserlerle bienal hazırlamayacak, basamağı adım adım çıkacak, derinden toplum eğitilecek. Pis bir okulun içinde eserler sergileniyor. Bir kere bir sanat ortamında döküntüyü sunuyorsanız, döküntü bile cilalı olmalı. Döküntü dediğiniz şey tarihtir ve saygı duymamız gerekiyor. Yerler süpürülmemiş, çöpler ortada, e sanat yaptı kenara kağıt attı. Nedir o? Önce yerin çöpünü temizle, o kağıtları onun üzerine at. Ben vatanımın bir evladıyım ben bunu yapmak zorundayım. Duyarlı, hassas, çağdaş, laik, demokrat Türk kadını gibi hareket etmek zorundayım. Ben buyum yani. Bunu yapmaya da devam edeceğim.

Hayatta daima azimli, sanatı öldürenlere hatta gerçek ölüme bile meydan okuyan İzmir’li güçlü kadın ressam Seba Uğurtan’a bu samimi sohbetinden dolayı çok teşekkür ediyoruz. İzmir ve Türkiye adına çalışmaları her zaman takdir edilen sevgi dolu sanatçımıza yürekten sevgilerimizi iletiyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Ezgi Esen

Galeri Seba

Adres: Mithatpaşa Cad. No: 664/A Yalı, Alsancak – İZMİR
Tel: +90 232 445 33 40

http://www.galleryseba.com

Share this story

btt