Selahattin Yıldırım Öteki Ben

Selahattin Yıldırım Öteki Ben sergisi üzerine

By editor

Posted in | Tags : ,

Selahattin Yıldırım Öteki Ben

Yıldırım’la sergi izlenimlerimizi paylaştık. Ressam, yaptığı işi çok çalışmanın yetmediği, insanın söyleyecek sözünün de olması gerektiği bir mecra olarak tanımladı. Ve Yıldırım’a bu bakımdan katılmamak elde değil! Gerek işaret ettikleriyle, gerek duruşuyla, sohbet sırasındaki yalın ve sakin tutumu Selahattin Yıldırım’ı akıllarımızda iz bırakan ressamlardan kıldı.

İSE: Resimlerinizi inceledik. Selahattin Yıldırım kimdir onu da araştırdık. Sanatçı bir şeyler üretiyor, onun bir sıkıntısı, bir derdi var. Belli bir sosyo-ekonomik düzeye değil de topluma bir şeyler söylüyor değil mi?

Öyle bir yanılsama var aslında. Bütün sanatçılar toplumsal yaşamla, toplumsal meselelerle ilgili bir şeyler üretiyorlar ama sonuçta bunların tüketim yeri ya da onu tüketen insanlar bu problemlerin kaynağında olan insanlar değil. Bu belki madddi durumla, belki eğitimle ilgili bir şey olabilir ama öyle bir gerçeklik var. Ben şimdi insana ait, insana ilişkin, insanın dramına ilişkin, insanlığın yaşadığı şiddete ilişkin bir şeyler yapıyorum. Ama buna en çok maruz kalan insanlar bu işin tüketicileri değil. Böyle bir paradoks var.

Ama bu da sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada böyle. Malesef böyle… Bunu aşmanın da yollarını, yöntemlerini bir şekilde arayıp bulmak gerekiyor. Ama bu iş sadece sanatçının görevi midir diye sorarsanız belli başlı toplumsal kurumların bunları aşağı taşıması gerekir. Benim için bunları koltuğumun altına koyup herkesin görebileceği yerlerde sergi açma şansım yok. Ya da işte İstiklal Caddesi’nde açık alanda sergi açma şansım yok. Ne yapacağım? Özel bir mekanda özel bir galeride bir şekilde bunları sergileyeceğim ve bu işle özel olarak ilginenen, takip eden insanlar gelip görecekler.

Aslında bu bir anlamda sanatçının yaptığı işlerin görülebilmesi açısından güzel bir durum değil. Sanat tabana yayılmıyor. Bunu gazeteler yapacak, dergiler, resmi kurumlar, karşılık beklemeyen bir takım kurumlar gerçekleştirecek. Hep öyle denir ya, ‘Halka inmiyorsunuz.’ Ama bu sanatçının yapabileceği bir şey değil. Nasıl halka inebilirim, ne yapabilirim? Kendimce bir sermayem olsa karşılıksız taşırım bir yerlere resimlerimi, dolaştırırım ama bu benim yapabileceğim bir şey değil.

İSE: Peki Selahattin Yıldırım nasıl bir geçmişe sahip? Bildiğim kadarıyla Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde eğitim aldınız. Akademik eğitiminizi tamamladıktan sonra…

Ressam olmamın eğitimden ziyade yaşadığım özel tarihle, o süreçle yakından alakası var. Resmi anlamam ve resim tercih etmem ortaokul yıllarına dayanan bir şey… Sevdiğim bir şeydi. Sadece resme değil tüm sanat dallarına karşı çok ilgiydim. Tiyatro yapmak istedim, müzikle uğraştım -bir enstrüman çalıyorum. Sanatın bir çok alanıyla hep iç içe olmaya çalıştım.

İSE: Hangi enstrümanı çalıyorsunuz?

Bağlama çalıyorum. Diğer benzer enstrümanlara karşı da bir yatkınlığım var ama bağlama biraz daha yakın geliyor. Dediğim gibi sanatın bir alanıyla uğraşma isteğim hep yoğundu.

Üniversiteye girerken böyle bir fırsat çıkınca o nedenle ilk tercihim güzel sanatlar oldu, doğal olarak. Yani hep şey düşünmüşümdür ben, sanatın bir alanına gireyim de diğerleriyle de nasılsa fırsatım oldukça uğraşırım. Resim daha ağır bastığı için resme başladım. Ama her zaman ben sanat üretmek istemişimdir. Sanat üretmek adına, bir devlet memuru olayım, sabah gidip akşam geleyim, yuvam olsun gibi isteklerim olmadı.

İSE: Akademiden resim bölümünden mezunlar veriliyor her yıl, ama o insanlar ressam olmuyor. Başka işlerle uğraşıyorlar daha ziyade. Bu başka bir şey…

Evet! Resim gerçekten çok sebat gerektiren bir şey… Resim yapmak çok çileli bir iş…
‘Sadece çalışmak yetmez, söyleyecek sözün olmalı’

İSE: Kelleyi vermek gerekiyor tabir-i caizse!

Biraz öyle… Bunun sonuçlarını baştan kabul etmek gerekiyor. Ben okula ilk girdiğimde -hiç unutmam- hocamın söylediği bir söz vardı. ‘Ne yapmak istiyorsun, ressam mı olmak istiyorsun’ diye sordu. ‘Evet hocam ben ressam olacağım’ dedim. ‘Ama şunu bil bu iş çok nankör bir iştir’ demişti hocam: ‘Evet, çok iyi bir ressam da olabilirsin, çok iyi resimler yapıp iyi paralar da kazanabilirsin ama seksen yaşına gelip geriye döndüğünde kendini hiçbir iş yapmamış gibi de hissedebilirsin. Hiçbir şeyin olmayabilir.

Ressamlık nankör bir iştir. Bunu bilerek, hala devam etmek istiyorsan et.’ Ben bu riskleri, sürecin ne kadar güç olduğunu bilerek bu işe başladığım için… Çok da çilesini çektik, buz gibi atölyelerde yatarak ederek… On yıl onbeş yıl belki sürünerek en az o kadar çilesini çekmeden sürünmeden bir şey yapma, bir şey olma şansı yok. Bir de tabi, çalışmak, çok fazla çalışmak da yetmiyor. Söyleyecek bir sözünün olması, bir derdinin, takıntının olması gerekiyor. Onla bir yere geliyor sanatınız.

Biz konuya ‘bu noktaya nasıl geliyoruz’ sorusundan geldik. Her kişinin, sadece sanat yapan insanın değil, bir kişisel tarihi var. Kişisel bir geçmişi var. Oluşmuş birikmiş bilinç altında yerleşmiş bir birikimi var. Bunlar süre içinde olgunlaştıkça, bunları doğru ifade etme yetisine kavuştukça onlar da bilince doğru çıkmaya, sana gelmeye başlıyor. Evet, burada yaptıklarım da 20-30 sene önce yapmak istediğim düşündüğüm şeylerdi ama herhalde otuz sene önce bu etkide bu şiddette ifade etmem biraz zordu.

Bu bir olgunluk dönemi aslında. Olgunlaştıkça, giderek düşündüğün şeyi de daha iyi anlatmaya çalışıyorsun. Bir de yani mesele sadece bir şeyleri iyi anlatmak değil. Bir de bizim bir çerevemiz var. O resim çerçevesinin de dışına çıkmadan bir hikaye anlatmak basitçe mevzuyu anlatmak bir mesele değil. Bir yandan resim olacak, bir yandan etkili olacak, bir yandan gerçekten bir şey söylüyor olacak… Bu çok komplike bir şey…

İSE: Benim de son zamanlarda izlediğim en ‘çarpıcı’ sergilerden bir tanesi. Düşündürüyor. Resimler şunu hissettiriyor: ‘Bu adamın bir derdi var.’

Teşekkür ederim. Kurcalıyorum evet. Yani işte bu da bir mesaj… Contemporary’de bir sergi vermiştim orada da ‘sınırlar’ mevzuunu kurcalamıştım. Ama onu sadece fiziki sınırlar değil, insanın kendi sınırları, bedenin sınırları, aklın sınırları, mantığın sınırları falan gibi bütün bu sınır kavramına göndermeler yapan resimler yapmıştım. Mesela orada bir deli gömleği yaptım. Orda aklın vardığı bir delilik sınırı… Dağlar, dağlara çekilmiş çizgiler vardı. Bu mantığın ötesine geçmiş bir şey… Doğada var olan bir tepeyi ortasından görünmeyen bir çizgiyle bölüyorsun, orası senin burası benim diye… Sen o tarafa geçemiyorsun, ben bu tarafa geçemiyorum. Öyle bir mantıksızlık sınırı…

İSE: Ben de internette öyle bir resim görmüştüm. Sizin resminiz. Bir çok katlı pasta resmi vardı. Pastanın büyük dilimi büyükçe kesilmişti…Aşağıdan yukarı kesildikçe dilimler ufalıyor. O da çok etkileyici gerçekten…

Burada da (sergide) bir pasta dilimi var. Yemek masası var. Yine aslında o mantık devam ediyor. Benim kafamdaki şey şudur: İnsana ait, insanın yaşanmışlığına ait, insanlığın dramına ait, sağlam bir bakış açınız varsa, sizin hedef sonuç ilişkisi bağlamında çok da böyle bireysel- kişisel şeylere kafa yormanıza gerek kalmıyor. Aslında bu sergide görünen şeyler pasta resminin sonuçlarıdır.

İSE: Öyle görünüyor…

Bir paylaşım savaşının, bir var olma, kendini var etme savaşının sonuçlarıdır bunlar. Bir çıkar savaşıdır bu sonuçları doğuranlar. Şimdi adam gidip Irak’ta 1.5 milyon kişiyi psikopat olduğu için öldürmüyor, bir pasta için, paylaşım ve çıkar için öldürüyor.

İSE: Moiz Bey’e de onu söyledim. Kriz var, kapital sistem sallantıda, hatta çöktüğüne ilişkin fikir bildirenler bile oldu. Bu sergi tam krize özel vurgu yaparmış gibi… Tam üstüne denk geldi.

Yani dramatik…

İSE: Serginiz gerçekten izleyicisine tahrik ederek bir şeyler söylüyor. Şimdi bana, George Orwell’n 1984 romanından, oralardan bir şeyler estirdi mesela…

Aslında kitlelerin dramatik yapısı itibariyle Sheakespare’ye kadar gidiyor. İfade biçimi gereği çok güncel göndermeler var ama geçmişe de dönük, ileriye de dönük bir şeyler olduğunu düşünüyorum resimlerimin içinde. Mesela üç maymun mevzu… Hep insan hayatında var olan bir şeydir, otokontrolle ilgili. Ben diyalektik düşünen birisi olarak, bir insanın sadece iradi olarak hiçbir dayatma, bir baskı unsuru olmadan böyle bir konuma gelmesinin bir anlamı olmadığını biliyorum. Bu bir dayatmadır. İnsan haksızlığa neden karşı çıkmaz? Ya bir zarar geleceği için korkar, ya bir yakınına… Ya işini kaybetmekten korktuğu için, ya poziyonunu kaybetmekten korktuğu için susar. Yoksa biraz aklı basan, biraz insani yönü güçlü herkes bir şeylere karşı çıkar. Bir aksilik görür ve dile getirir.

İSE: Söyler. Hatta söylemek de en doğal hakkı…

Özellikle bunu söylememek, bu kişinin kendi tercihi değil! Bu, dışardan dayatılmış bir korku, yaratılmış korku imparatorluğunun bir sonucu… İnsanın tepesine vurula vurula oluşmuş bir şey… Aklı başında, vicdanı olan birisi şurada birileri öldürülürken bunu görmemezlikten gelemez. Ama öyle bir noktaya varıyor ki görmemek onun daha çok işine gelmeye başlıyor.

İSE: Ve kemikleşiyor da.

Evet, kemikleşiyor ve davranış biçimine dönüşüyor sonra. O yüzden de biraz özellikle “gözüne sokarak dikerek, dikişler atarak efektler yaparak, bu benim istediğim bir şey değil. Benim tercih ettiğim iradi bir şey değil dayatılmış bir şey” onu göstermeye çalıştım. Diğerlerinde ise hep bir şiddet izi var ama.

İSE: Nefes alıyor. Ama zorlanıyorlar sanki…

Bir direnme de var.

İSE: Bir tür yaşama içgüdüsü…

Belki medyatik bir şey olduğu için de ‘ölüm’, ‘ölüme gönderme’ gibi anlatılmaya çalışılıyor. Ama aslında ben bir direnişi, bir çığlığı göstermeye çalışıyorum. ‘Beyaz’ kullanmamın sebebi de o. Beyaz normalde saflık, duruluk, barışı ifade eden bir renktir.
‘Geberip gideceğiz bir gün, nedir paylaşamadığımız şey?’

İSE: Ama genelde ölüm diye yorumlanıyor.

Evet, aslında bir yanıyla ölümü de insanların aklına getirsin istiyorum. Bunca yaşanana bakıp şunu da hatırlatmak istiyorum: ‘Geberip gideceğiz bir gün, nedir bu paylaşamadığımız şey?’ Onu da hatırlatsın, sordursun istiyorum. Beyaz bir bez parçasına sarıyorlar hepimizi. Daha önceki resimlerimde o vardı mesela. Bir kefen bezine sarılmış gibi sargılar vardı. Böyle resimler yapmıştım. Orada direk ölüme bir gönderme vardı. Kireçleşmiş, taşlaşmış figürler vardı. Ama burada mesela daha fazla renk girdi işin içine.

İfade girdi yavaş yavaş. Sessiz portrelerden daha fazla sesini çıkartan, hatta sesini yükselten portrelere doğru geldi. O anlamda bunları ben çok fazla ölümle özdeşleştirmek istemiyorum. Yaparken de öyle düşünmedim. Beyazın yarattığı etki belki direk ölümü çağrıştırıyor olabilir. Bizde bir de yanlış bir algı biçimi de var. ‘Bir şeyi yansıtıyorsanız, ona taraftarsınız’ sanılıyor. Hayır, öyle değil! Ama ne yazık ki bu basında da böyledir, edebiyatta da böyledir.

İSE: Maalesef, sizi o mecraya “ait” hissettirmek istenir.

Evet! Sen bunu yazıyorsan oraya aitsin. Oysa ki objektif bir iş yapıyoruz diğer yandan da. Ben de bir şey yansıtıyorum. Şiddeti yansıtıyor olmam benim de şiddet taraftarı ya da şiddetin yanında bir adam olduğum anlamına da gelmez. Ama algı var. Ben burada duyuyorum mesela, sergi izlemeye gelenler arasında ‘Herif şizofren galiba’, ‘Herif psikopat galiba’ filan gibi şeyler söyleniyor. Sanki benim burda bir tarafım ve buna güzelleme yapıyorum. Hayır, burada bunları göstererek karşısında olduğumu anlatmaya çalışıyorum.

İSE: Benim şahsi fikrim. Orada (resimde) zengin bir sofra var. Zenginlik, gösterişli bir sofra. Tabaklar yemeklerle neredeyse bulaşık olmuşlar. Yemeğin ne olduğu da belli değil. Sergideki diğer parçalara gönderme yapıyor. Ama benim görebildiğim ve yorumlayabildiğim de bu. Ama tüm bunların sanatçının şizofren olmasıyla da bir ilgisi yok herhalde.

Ki olabilir de.

İSE: Toplumsal bir söz söylüyor. Anlaşılabilir bir şey yani.

Şimdi henüz yaşayan biri olarak anlatma şansım var. Ben olmadığımda malesef bunu birilerinin çok fazla anlatma şansı yok. Şimdi konuşuyoruz, ben anlatıyorum. Yemek masasının sistemi temsil etmesi, pastanın paylaşım savaşını, kapitalizmi temsil etmesi… Yemek masasında yemek olmayışı, aslında bu vahşi kapitalizmi temsil ediyor.

İSE: Ama görüntü var.

Sistem, paylaşım savaşları, onun yarattığı sonuçlar… Şiddete maruz kalmış kadın ve erkekler… Topluma ilişkin bir takım unsurların bir araya geldiği bir sergi bu… Başka ne söyleyebilirim?
‘Resim askıya alınıp emekli olduktan sonra çalışılacak bir uğraş değil’

İSE: Bence son cümlenizle gayet güzel açıkladınız, serginize dair her şeyi.
Türkiye’de sanatla ilgilenen bir sürü gencimiz var ve son dönemlerde Türk sanatı gerçekten ses getirmeye başladı. Siz onların henüz başında olduğu bir yolu kat ettiniz, bir ressam olarak sizden sonraki kuşaklara neler önerirsiniz? Kitap mı okusunlar, sergi mi gezsinler, çok mu çalışsınlar?

İçlerinde varsa olur yoksa bu iş öneriyle olabilir bir şey değil. Bu iş çok içsel, çok iradi bir şey… Sonuçlarına katlanma gücü varsa ne ala… Bizde hep şey oluyor, ciddi bir araştırma yapılsa bile güzel sanatlardan dereceyle mezun olanların bir çoğu resim yapmıyor. Neden yapmıyor? Bu bir inanç meselesi… Bir şeyi bitirmek tamamlamak başarmak meselesi değil. Bir şeyi yapabilme isteği… Türkiye’de şartlardan dolayı mezun olduktan sonra ‘Biraz para kazanayım’ gidip ‘Biraz grafik yapayım’, ‘Bir ajansta çalışayım’ derdine düşüyorlar. ‘Biraz param olursa sonra rahat rahat resim yaparım’ gidip ‘Öğretmen olayım’ gibi sıralamalar yapıyorlar.

Böyle olduğu zaman o resim yapma sırası hiçbir zaman gelmiyor, gelmez de. Resim 40-50 yaşına kadar askıya alınıp emekli olduktan sonra çalışılabilecek bir şey değil. Dünyanın en büyük yeteneği de olsan yine olmaz. Resim yapmak mesai isteyen bir şey. Bizim canımız yok mu biz de çalışabilirdik, vitray yapardık, iyi paralar kazanırdık. Onu tercih etmediğim için ressamım. Onu tercih edenler hala ‘Biraz daha kazanayım’ derdinde. ‘Bir ajans kurduk, bir tane daha kuralım’ın peşinde yani.

İSE: Geçenlerde bir yerlerde okudum. Yurtdışında bir ülkede devlet ressamlara yardım yaptığı için ressamlar artık üretemez ve farklı eserler ortaya koyamaz olmuşlar. Devlet şimdi yardımı kaldırmak için girişimlere başlamış !

Ben onu Hollanda’da gördüm. Ne zaman gittim ben Hollanda’ya ’98’de galiba… Ben orada kaldım bir süre. Şöyle bir olaya tanıklık ettim. Belediyeler, yardım yapıyorlar ressamlara. Yardım da şu: Her ay tüm sanatçılardan belirledikleri iki adet resmi alıyor. Ödemelerini yapıyor. Bu şekilde insanların ayakta kalmasını sağlamaya çalışıyor. Ancak 98 senesinde bu yardımların kesilmesi konuşuluyordu. Sebep de çok basit, belediyenin ressama atölye olarak kullanması için verdiği eski bir kilise var. Oraya ayda bir kez geliyor. İki tuval koyup şakır şakır boyuyor onu. Belediye gelip resimleri alıyor, adam da parayı alıp bir ay yatıyor.

Bu nedenle son 15-20 yıl içerisinde Hollanda resim sanatında bir gelişme kaydedilmediğini fark etmişler. Hollanda’dan uluslararası piyasaya ressam çıkmıyor. Bunun nedenlerini konuşurken ortaya çıkıyor ki rahata, rehavete alışmışlar. Nasıl olsa paralarını alıyorlar, diye kimse sıkıntıya girip resim yapmıyor. Ve o yardımları kestiler. Sonra hepsi deli gibi dolaşmaya başladı. Çünkü para yok.
‘Üretmemenin bir mazereti yok, zaten tarih de bu mazeretlerle ilgilenmiyor’

İSE: Evet, sanatçının geçinebilmesi gerekiyor. Yaşam kaygısıyla sanat üretmek kolay değil ama onsuz da olmuyor. Yaşamak, daha doğrusu üretebilmek için de bir derdinin, sıkıntının olması lazım.

Ben hep söylerim. Bir şey üretmiyor, bir şey yapmıyor olmanın bir mazareti yok. Sanat tarihi de bu mazeretleri yazmıyor. Daha doğrusu insanlık tarihi de bu mazaretleri yazmıyor. Sonuçları ile ilgileniyor. Şimdi sen hiç bir ressamın hayatında şöyle bir şey gördün mü? ‘Karısıyla kavga ettiği için şu dönemler arasında üretemedi.’

İSE: Ama böyle dönemler vardır mutlaka.(gülüşmeler)

Ama günümüzde belli tarihler arasında resim yapmamış birinin böyle bir mazareti bulunabiliyor.

İSE: Evet, doğru.

Kimse seni dinlemez ki. O yüzden de param yoktu, yerim dardı! Bahaneler unutulacak. Yapmak istiyorsan bir şekilde yapmışsındır, diye bakacak insanlar. Ben mutfakla oda arasındaki koridorda resim yapan insanlar tanıyorum. Yıllarca o arada resim yaptılar. Ve yapıyor da adam. Sorduğun şeye geliyor işte. Karar verecek, ‘Ressam olacağım’ diyecek ve çalışacak. Bu kadar! Üç kağıda kaçmadan, samimiyetle, dürüst bir şekilde çalışacak.

İSE: Peki, Contemporary 2008’de vardınız. Casa Dell’Arte’yle nasıl yollarınız kesişti? Nasıl tanıştınız Moiz Bey’le?

TÜYAP’ta tanıştık kendisiyle. Orada bir sergim vardı. Biliyorlardı beni ama özellikle orada çok dikkatlerini çekmiştim. Henüz daha Casa Dell’Arte fikir aşamasındaydı. ‘Böyle bir düşüncemiz var, bizimle çalışmak ister misiniz’ diye sordular. Sonra ben de olumlu yanıt verince kurduk galeriyi ve sözleşmeyi de yaptık. Devam ediyoruz.

İSE: E, Hayırlı olsun.

Teşekkür ederim.

İSE: Benim soracaklarım bu kadar. Sergi üzerine konuştuk, bu sefer çok da konunun dışına çıkmak istemiyorum. Başka eklemek istediğiniz birşey varsa onları da dinleyelim sizden.

Aslında söylenecek her şeyi söyledim sanıyorum. Serginin özetini çıkartırsak, insani olan, sıradan her şeyin bir dayatmaya dönüşmesini içeren bir sergi… Bu ‘öpüşme’ resminde de var. Çok normal bir şeyin bir dayatma aracına dönüştürülmesi, şiddetin içselleştirilmesi, şiddetin normal bir şeymiş gibi insan yaşamında yer tutması… Genel anlamda serginin özü bu. Yani şu delilik bile sıradan normal her gün karşımıza çıkan bir şey gibi.

İSE: Zaten etken yok. Her şey edilgen. Figürler edilgen…

Evet. Etken yok ve görünenler de edilgen. Bastırılmışlık var. Serginin genelini toparlarsak budur.

İSE: Peki çok teşekkür ederiz.

Ben teşekür ederim.

Share this story

btt