soner çakmak Sergisi bir karga ıslık çalıyor

soner çakmak sergisi bir karga ıslık çalıyor

By editor

Posted in ,

Soner Çakmak Sergisi Bir Karga Islık Çalıyor 11 – 28 Şubat 2009

Soner Çakmak Sergisi Bir Karga Islık Çalıyor 11 Şubat’ta Beyoğlu Galatasaray’da bulunan yeni kuşak galerilerden biri olan Play Art’da açıldı. İstanbul Sanat Evi olarak Çakmak’la kendi resim serüveni, kullandığı dil ve yine kendi deyimiyle ‘söz’ü üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. Tuvallerinde eski zamanları bugüne taşıyan 30’lu yaşlarında bu genç ressamın figüratif ve sembolik resim dilini keşfe çıkmak isteyenler sergiyi 28 Şubat’a kadar Pazartesi – Cumartesi 11:00 ila 19:00 saatle arasında Beyoğlu – Galatasaray’daki Play Art Galerisi‘nde izleyebilirler.

Önce resme nasıl başladığınızı ve başladıktan sonra eğitim ve üretim sürecinizde kendi özgün yönteminizi ve seçtiğiniz sanat perspektifini nasıl keşfettiğinizden bahsedelim?

Ressamların hep küçük yaşlarda bu işe başladığı söylenir ya hep, bu gerçekten doğru. O yaşlarda çizmeye başlayıp bir kaç da motive edici başarı yakalayınca devam ettim resime. Bir ara lise dönemimdeyken ara verdim. Ancak üniversite sınavları döneminde ben ne yapmak istiyorum sorusunu kendime sorduğumda o zaman net kararımı vermek durumunda kaldım. Bu tabii isteyerek verilen bir karar yani bir zorunluluktan ibaret değil. Şunun zorunluluğu aslında: Başka türlü yaşamda var olamayacağını anlama zorunluluğu seni buna itiyor. İşte o zaman yaşama tutunacağın şeyi seçmiş oluyorsun. Resim, müzik ya da tiyatro; herneyse?

Üniversite eğitiminiz ne zaman başladı? Okul ve sonrasında yaptıklarınızdan bahseder misiniz biraz?

1997 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’ne girdim. 2001’de mezun oldum. O süreçte biraz denemeler yoluyla biraz da resmin benim için hangi yolda gideceği üzerine kafa yordum. 2003’te ressam Kasım Koçak’la tanıştım ve onun atölyesinde çalışmaya başladım. Orası bana resmin açılımı konusunda gerçekten olgunluk kazandırdı. İkibuçuk yıl kadar orada çalıştım, sergiler açtım.

Kişisel sergiler miydi hepsi?

Kişisel sergilerimin yanı sıra karma sergilere de katıldım. 2004-2005 Aralık, Ocak gibi kişisel sergilerimi açtım daha sonra karma sergilere katılmaya başladım. Daha sonra askere gidip geldim ve dönünce de kendi atölyemi açtım.

Resimdeki yerinizi, baktığınız noktayı nasıl ya da hangi türle ifade edersiniz?

Resimde nerede duruyorsunuz sorusuna, figüratif resmi tercih ettim şeklinde yanıt verebilirim. Aslında bu en baştan ben şu ya da bu tür resim yapacağım kararıyla resme başladım ve hep onu yaptım diye gerçekleşen bir olay değil. Örneğin Norveç’li ressam Munch, bir sürü teknik denemiş yıllarca: sürreal, çağdaş pek çok teknik; ve sonrasında şunu istediğine karar vermiş: Ben insanların resimlerimin karşısında kilisedeki insanlar gibi çakılı kalmalarını istiyorum, benim resmimin gücü burada olmalı.’ Sonuçta resimdeki dili otomotikman bulmuş oluyor. İçteki ses söyler senin ne yapacağını.

İçerideki gücün aktarımı tamamen o halde?

Elbette. Ve bu her kişiye göre değişir.

Peki tablosunun karşısındaki izleyiciyi yere çakılı bırakan resmin ardında nasıl bir felsefi dayanak var?

Sembolistler diyebiliriz. İdealizmi benimsemiş, metafizik yönteme inanan bir resmi, felsefeyi benimsemiş Munch mesela, ama bu bir biçimde de değildir. Benim için de sembolizmin önemi büyüktür. Benim resmimde semboller çok güçlüdür. Felsefi ve edebi beslenme kaynaklarımdan biridir. Baudelaire’in (Charles) dizeleri benim için ayrı ayrı birer resim karesidir. Bu benim resme bakışım ve kavrayışım ama şunu da ekleyeyim; 10 sene sonra ne olacağını bilmiyorum. Bu yaşta şimdiden onu kestirmek istemiyorum. Bu resmin önünü tıkamaktır, alanı daraltmaktır. Ama her zaman için şunu söylerim: Sorun neye nereden baktığınla ilgilidir. Önemli olan sözün olup olmamasıdır. Sözün yoksa, o noktada sanatsal üretimden bahsedemem.

Peki tam bu noktada avangard sanatlar üzerine ne söylemek istersiniz? Onlar kendi sözlerini demek-dememek veya açıkça ya da sembolik gösterip-göstermemek arasında kalmışlar gibi mi sizce?

Coğrafi, kültürel, sosyal koşullar da çok etkili aslında seçimler üzerinde. Örneğin benim okulum (Marmara Üniversitesi) da Bauhaus akımı kökenlidir. Avangardlar, kavramsal sanatlar gibi akımlar kafa karıştırıcı… Dil kavramsal ama söz bambaşka. Söz mutlaka var. Ama mesela Andy Warhol’un sözü Amerikan kültürüne birebir uyan bir sözdür. Bir dolarlık Amerikan serigrafileri bunu en iyi örneğidir. Ama sorun şu, bu bizim sanat anlayışımıza, koşullarımıza, değerlerimize ne kadar uyuyor? İşte bu tartışılır.

Son serginiz Islık üzerine konuşursak; nasıl ortaya çıktı buradaki eserler? Hepsinin aslında sizin kişisel tarihinizde bir yeri var mıydı yoksa bir anda ardarda çıkan işler miydi?

Bunlar var olan, çıkmış olan resimlerdi. En son sergimi 2005’te Maltepe Sanat Galerisi’nde açmıştım. Buradaki başlığım ?Islık’ ama aslında sergilerim arasında çok büyük farklar yok. Mesela Nuri İyem resim ödülünü aldığımda ödülü aldığım resmin adı ?Huzursuz Ruhlar’dı. Çatı aynı aslında sadece resimlerde değişen kompozisyonlar var. Ama söz hep aynı.

Peki burada Islık neyin göstergesi?

Islık aslında ses çıkaramamanın, söylemeyi isteyip de söyleyememenin göstergesi. Aslında ne olduğunu açıkça ve hemen de söyleyemiyorum. Bu hemen anlatılabilecek bir şey değil. Özetle bu yine neye nasıl baktığınla ilgili. Ağaç, köpek ya da karga?Hepsi de olabilirdi. Ama özel olarak belki karganın bizde uyandırdığı sert, çığırtkan, kavgacı tavrının belki tam tersi olabileceği ya da belki kendimle özdeşleştirmiş olmam olabilir. Mesela ‘Kente Bakan Karga’ resmimde bakanın karga değil bir insan olabileceğini düşünebiliriz. O kente bakarken kalmayı mı yoksa gitmeyi mi düşünüyor? O ikilemi anlatıyorum belki de?

Metaforik anlatımı tercih ettiğinizi anlıyorum buradan. Doğru mu?

Evet böyle de diyebiliriz.

Karga figürü haricindeki bir işinizde mutfak tezgâhının üzerinde duran kesik hayvan başı görüyoruz. Ondan da biraz bahsedebilir misiniz?

Interiör resimlerimden biri o da. Evet orada duran bir hayvan başı ama açık söylüyorum o bir insan başı da olabilirdi. Sadece yüzeyden bakıldığında kesik bir hayvan başı görünüyor olabilir. O görüntü ürkütücü ya da korkutucu da gelebilir ama arka planda gerçekte ne olduğu tartışılır. Amaç bir yüzey üzerinde itici şeyler yapmak değil. Resmin karanlığı, açıklığı dramatikliği ile ilgili de olabilir. Örneğin çoğu kişi benim resmime kasvetli, içimi sıkıyor da diyebiliyor. Doğrudur ama yine de şunu eklemek istiyorum. Dünyanın en karanlık tablosu bana göre van Gogh’un ?Ekin Tarlası’dır; çünkü onu yaptıktan sonra van Gogh kafasına silahı dayayıp intihar etti. Aslında orada parlak bir gökyüzü ve renkli bir ekin tarlası vardır. İşte demin bahsettiğim gibi bir gözle baktığın zaman o resmin içine girildiğinde van Gogh’un hangi ruh haliyle onu yaptığını bildiğimizde bambaşka bir resim çıkıyor ortaya.

Örneğin benim diğerlerine göre daha renkli ve canlı, mavi gökyüzülü bir tabloma bir izleyen ?Oh be ne güzel bir eser içim ferahladı.” dedi ben de o tablonun aslında yaptığım en dramatik ve zorlanarak tamamladığım bir iş olduğunu söyledim. İşte böyle bakmak gerek. Önemli olan o resimdeki tonların sıcaklığı, mavi ya da kara gökyüzü olması değil. İşte herkes bu denli yüzeysel baktığı için bir yere varamıyor. Bu kadar yüzeysel yaklaşılmamalı.

Dümdüz bakarsak zaten gerçekten bir sanat eserine baktığımızın farkında değiliz demektir.

Sadece izleyiciler değil sanat eleştirmenleri tarafında da böyle değerlendirmeler oluyor. Örneğin benim resimlerimde gerçek zaman bulunması çok zordur. Bu sergimdeki de hiçbir eserde 21. yüzyıla ait bir görüntüye rastlayamazsınız, sorgulanması gereken şey neden 30’larında bir adam kalkıp karanlıklar ve bataklıklardan oluşan resimler yapar? İnsanların aslında bunu sorgulaması gerek!

Siz sanırım biraz yalnızlık ve huzursuzluk hissinden besleniyorsunuz resim yaparken, doğru mu anlamışım?

Olabilir. Beslendiğim çok yönüm var. Bir papatyayı görünce de hissedip çizebilirim. Önemli olan hissetmem; hissetmezsem kimse alnıma silah dayayıp yaptıramaz bana onu. Benim bakışım, beslenme kaynaklarım ve dilim bu. Ama yine ısrarla söylüyorum; bundan beş ya da on yıl sonra nereye gideceğimi de bilmiyorum. Bunu kestirmek çok zor. Kalıplara girmemek gerek. Sonuçta dil değişebilir.

Bir de son serginizdeki bazı bilinen karakterlerin, (Faust gibi) arka arkaya portrelerinin ardında babanızı resmettiğiniz işiniz duruyor. Bütün öndeki karakterler aslında sonunda babanıza mı bağlanıyor?

Evet o, o şekilde çıktı. Yakın zamanda kaybettim babamı. O portrelerle uğraşırken birden Faust çıktı. Gerçi Faust’a ayrıca bir edebi ilgim vardı ama hepsi babam için başladığım tiplemelerdi.

Biraz resim tekniği ve ressamın sınırsızca hayalini ortaya koyduğu birliktelikten söz edersek; kimi zaman geliyor mu ki teknik açıdan el vermediği için içinizden geçen şeyi tam anlamalıyla tuvale yansıtamadığınız?

Ben o kontrolden hiç ödün vermem. Resim yaparken ben hep konuşurum. O zaman tekniği de siz yönlendirirsiniz. Sözüm teknikten önce gelir. Teknik ise bir noktaya vurucu bir etki bırakır ve güçlendirir.

Öyleyse resmi diğer bütün sanatların yanında, sanatçının en çok hâkim olabildiği ve özgürce oyununu kurup oynayabildiği bir alan olarak tarif edebilir miyiz?

Kesinlikle! Sanatçının bireysel hakimiyetinin dışında onun aktaracağı söz yönetir tuvali. Kendine, insanlara ve dünyaya ne söyleyeceğindir esas olan. Sorumluluğun o işin sergilendiği zaman ona bakacak göz içindir. Yoksa o resim tavan arasında kalır, manasız olur.

Peki Türkiye’de son zamanlarda hareketlenen ve güncel sanat diye adlandırılan akım üzerine ne söylemek istersiniz? Ve konuyu açmışken 2010 İstanbul Avrupa Başkenti projeleriyle ilgili düşüncelerinizi de öğrenmek isterim.

2010 için gerçekten söylenecek çok şey var. Ama kısaca orada herşey dışarıdan çok perde arkasında yürütülüyor gibi gözüküyor. O perdenin arkasında çok başka şeylerin olduğu ve onların bu ortamda ne şekilde kültür-sanat takipçilerine yansıtalacağı kestirilemiyor gibi geliyor bana.

Kapalı ve bir organizasyon içine sıkıştırılmış faaliyetler olarak mı görüyorsunuz?

Evet. Ayrıca son dönemde yaygınlaşan güncel sanatlar için çok şey söylemem biraz zor. Ben sanatta her türlü disiplinin olması taraftarıyım. Kavramsal anlayıştan tutun da pentüre kadar ne akım olursa olsun önemli olan sözü olması. Bunlar olmadan bence sanattan bahsetmek çok zor. O kadar basit değil çünkü. Boyayı alıp kullanarak, bir objeyi ters çevirip öylece yerleştirmekle olacak şey değil. Yapılan işlerin geri planında mutlaka bir manifestosu vardır. Ama bazen yapılan iş söylenen sözün çok önünde gidiyor ve o zaman kavramsal sanat olmaktan da çıkıyor o iş. Ben kavramsal sanat yapıyorum diyip ortaya çıkan melez bir iş olursa o durumda söylediğin sözünün de bir anlamı kalmıyor bence.

Pera Müzesi, Sabancı Müzesi, İstanbul Modern gibi kurumların büyük sergilerin düzenlenmesiyle her kesimden insan artık plastik sanatla tanışıp, haşır neşir oldu. Eskiden özellikle resim, üst kültüre atfedilen elit bir sanat olarak kabul edilirdi. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Bu müzelerin açılması ve bu sergileri getirmeleri plastik sanatlara büyük açılımlar sağlıyor. Ama bunların birkaç yerde kapalı alanlar içinde sıkışıp kalmaması gerek. Evet bir Dali veya Picasso sergisi önünde uzun kuyruklar oluştu. Bu umut verici ancak bu türden yılda bir kere yapılan sergiler sadece bu anlayışta yapılırsa onun nereye gideceği bellidir. Yani demek istediğim altını doldurarak adım atmak gerek. Mesela Picasso’yu izleyen yüz kişiden kaçı gerçekten her eserinde ne söylediğini anlayabilmiş ve yorumlayabilmiştir. Bunu yermek için söylemiyorum. Ben de sanat öğrencisi olduğum halde okurken gitseydim çok şey de anlayamayabilirdim. Yine de bu kadar çok sanat merkezi ve ardından sergiler açılmasını olumlu buluyorum.

Mekânlardan bahsetmişken son serginizin açıldığı Play Art da Beyoğlu’nda sokağa direk açılan bir mekânda konumlanmış kamusal bir ortam. Bu da herhalde sergilerinizi nerede açacağınızı düşünürken sizin için önemli bir etkendir?

Evet buranın genç kuşak kesime hitap eden hareketli bir yer olması önemliydi benim için. Ama yine şunu söylüyorum ki büyük müzelerin de büyük isimlerin sergilerini getirirken oraya gidecek öğrencilerin ve çocukların görecekleri işleri anlayabilecekleri altyapının oturtulması gerekiyor. O eğitimin kazandırılması yani?

Eğitim demişken, sizin eğitimci kimliğinize de değinelim son olarak…

Kendi atölyemde ve Kadıköy’de Don Kişot Sanat Merkezi’nde eğitim veriyorum. O açıdan bir nebze eğitimci sayılırım diyebilirim. Ben yaşamda bir söz söylemek isteyen insanlara sadece nasıl söyleyebileceklerine dair bir yol gösteriyorum o kadar.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun söylediği gibi… O da sanatın öğreticisi olmak çok zordur der ve dünyanın pek çok yerinde önemli ressamların eğitimci olmadığını yineler?

Evet benim için de aynı şey geçerli. Ben de kendimi asla bir kurumun ve yapının içine dahil bağlı olarak çalışırken düşünemiyorum. Bazen nasıl askerlik yapıp bitirebildiğime de şaşırıyorum aslında. (Gülüyor)

Nasıl bir süreçti askerlik sizin için?

Bir süre için herşeyden uzaklaşıp kafa boşaltmaktı aslında. Gerçi uzun bir süresini rahatsızlandığım için hastanede geçirdim ve bu sergideki çoğu işimi de hastanedeyken yaptım. İlaç tedavisi sürerken desenlerimi tamamladım. Hatta zaman zaman çizdiklerimi gördüklerinde ilacın dozunu arttırma gereği duydular.(Gülüyor)

Ve son olarak?

Şunu söyleyebilirim yaşıtım veya sonraki kuşak ressamlar için. Neyi söyleyeceklerini bilmeliler! Tuvalin başına oturduklarında ben neyi anlatacağım diye saatler geçirmemeliler. Ben nasıl resim yapmalıyım sorusunun cevabını da ancak ben neyin resmini yapmalıyım sorusunun cevabını verebildiğinde bulacaktır. Yoksa o Munch’un ‘Çığlık’ resmi nasıl çıkardı.

Resim aslında yalnızca anlatım araçlarından biri değil mi?

Aynen öyle. Mesela ben resim yapmasaydım şimdi kesin içeride yatıyor olurdum. (Gülüyor) Bir şekilde sanatın afyon görevi var. Din gibidir sanat da. Marks nasıl din toplumların afyonudur der toplum için de sanat bu işi görür!

Share this story

btt