En Pahalı Olan En Değerli mi

En Pahalı Olan En Değerli mi | Ekrem Kahraman

By editor

Posted in , | Tags : , , ,

En Pahalı Olan En Değerli mi

Sanat A.Ş.

FORBES (Türkiye) ekonomi/finans dergisi Ekim/2009 sayısında Türkiye’nin “En Pahalı Ressamları 50” başlıklı bir dosya yayımladı. Dosya içerisinde bu ‘en pahalı 50 ressam’dan oluşturulmuş bir de isim listesi/sıralaması yer alıyor. Liste birkaç yıldır ticari olarak aşırı zorlanıp sıkıştırılan ve altüst edilen sanat piyasasını biraz daha karıştırmaya yetti de arttı bile. Zaten ortamda bir süredir bienaller ekseninde oluşturulmaya çalışılan güncel sanat merkezli uluslararası isimler manipülasyonu ile İstanbul Modern Sanat Müzesi kanalıyla yaratılmaya girişilen yeni değerler hiyerarşisi sanat çevrelerinde yeterince tartışma yaratmıştı.

Buna bir de Burhan Doğançay’ın 1 milyon TL açılış fiyatıyla müzayedeye çıkarılan bir resminin 2.777.000 TL’ye satılması da eklenince övgüler, dedikodular, soru işaretleri bir kez daha ortalığı kaplamakta gecikmedi.

Basına yansıyan bilgilere göre resmi yine FORBES’in dünyanın ‘en zenginleri’ listesine yerleştirilen Murat Ülker satın almış. Satış sonrasında Murat Ülker ile resmin asıl sahibi olup da müzayede kanalıyla satışa çıkaran Oktay Duran’ın iş dünyasında ortak oldukları ortaya çıkmış. İlginç! Fakat burada ilginç olan bir başka nokta daha var: “En pahalı 50 ressam” listesinde daha aradan bir ay bile geçmeden sıralama değişmiş durumda. Yani artık o listede ikinci olan birinci, birinci olan da ikinciliğe düşmüş bile.

Hatırlayalım: söz konusu resim müzayedeye “Pazar günü şehirde milli maç havası esecek”…kehanetleriyle konulmuş, sanatçısı ise “resminin 1 milyon TL’ye satılmaması durumunda Türkiye’de bir ‘felaket’ yaşanacağını” ileri sürmüş ve hemen arkasından da “Resmim satılmazsa bence Türkiye sanat meselesini kapatsın” demişti. Sanatçıya göre eğer ” Bu resim yüksek fiyata satılırsa dünyada pek çok galerinin dikkatini çekecek, yabancı koleksiyonerler Türkiye’ye gelecek”ti.

Açıklamalara göre, ayrıca aynı müzayede de Fahrelnisa Zeid’in bir resmi 1.325.000 TL’ye, Ömer Uluç’un bir resmi 536.000 bin TL’ye, Adnan Çoker’in bir resmi 176.000 TL’ye ve ilk kez müzayedeye çıkarılan Canan Şenol imzalı bir video art çalışması da 24 bin TL’ye satılmış.

Satışın arkasından medyada atılan başlıklar ise şöyle: “Biraz spekülasyon, biraz merak (Ömer Uluç)”, “Kalıcı olacak mı? (Ahu Antmen)”, “Birçok müze açılacak (Yahşi Baraz)”, “Dünya müzeleri almazsa olmaz! (Raffi Portakal)” vb

Fakat bütün bu bilgilere karşın sanat çevrelerinde ise -medya dışında- çok daha başka şeyler konuşuluyor. Sanat piyasasında “bir balon şişirildiği”, “bunun da hiç kimseyi ikna etmediği”, “bu balonların çok geçmeden patlayacağı ve gerçeğin ortaya çıkacağı” vb öne sürülüyor.

Öyle görünüyor ki önümüzdeki süreçte çok daha tartışılır fiyat hareketleri, manipülasyonlar, sözde satışlar, kabuller, retler, sert çekişmeler, gruplaşmalar olacak. Bazı isimlerin fiyatları hızla ‘artacak’, bazı isimler aynı hızla ‘düşecek’, bazı isimler ise bir süre bir kenarda unutulacak fakat bir süre sonra da onlar parlatılacak. Çünkü artık sanat piyasasında da vahşi kapitalizm dedikleri ekonomik sistemin ‘en’ vahşi çekimalanına doğru hızla ilerliyoruz. Ünlü Amerikalı romancı Jack London’nun o ünlü romanının adındaki gibi “vahşetin çağrısı” sadece çağımız insanının değil aynı zamanda çağdaş sanatçıların ve sanat piyasasının üstüne üstüne geliyor. Kapalı kapılar ardında kotarılan kurgular, sanatçılara önerilen ‘teklif’ler kulakları, niyetleri, masumiyet alanlarını, toplumsal kültürel ve insani ‘ütopya’ları tırmalayıp duruyor.

Piyasa

Piyasa, piyasa denilen ve uzunca zamandır gelmesi temenni edilen pazar sistemi de bu aslında. Yani son zamanlarda büyük bir hevesle/çabayla öne çıkarılmaya çalışılan da bundan başka bir şey değil. Elbette bu da bir önceki galeriler sürecinin değerlerinin göz ardı edilmesini, en azından bir süre alt raflara konulmasını da öne çıkarıyor ve yeni müzayedeler sürecini iktidara taşıyor…

Fakat kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın -söz konusu isimler de dahil- çağdaş sanatçı telaffuz edilen onca abartılı rakamlara rağmen yine de parayla bu yeni ilişkisine henüz alışmakta zorlanıyor. Sanatçı hala sözü edilen paranın kaynağı, niyeti, miktarı ve anlamıyla ilgili büyük bir şaşkınlık içerisinde. Bu yüzden de resim fiyatları, yüzdeler, oranlar, sözleşmeler, üzerinden yürütülen pazarlıklar karşısında yaşadığı utangaçlığı aşmaya çalışıyor. Bir yandan bu yeni duruma uymaya çalışıyor, diğer yandan da yeni ve çok daha büyük, farklı karakterde bir atölyede yeni bir ‘üretim’ tesisi kurmaya girişiyor.

küresel sermaye ile çağdaş sanat ilişkisi

Çünkü piyasaya yeterince ve gerektiği evsafta mal verilmesi, arz edilmesi gerekiyor. Bunun için de bu yeni üretim alanlarında bundan önceleri hiç rastlanmadığı kadar -ücretleri bu yeni sistemin patronlarınca ödenen fakat SSK’ya da tabi kılınmayan- sürekli sanatçı sekreterleri, asistanları ile 8-10 sanat işçisi çalıştırılmaya başlanıyor. Üstelik de bu durum sadece Türkiye’de değil bütün dünyada da böyle işliyor.

Uluslararası küresel liberal sisteme ait küresel sermaye ile çağdaş sanat ilişkisini, oluşturulmaya çalışılan yeni sanat piyasasını, bunun küreselleşmeci ideolojisini, sanatçı da dahil bunun yeni enstrümanlarını, Uluslararası İstanbul Bienali’nin adım adım bu doğrultuda nasıl da dönüştürüldüğünü 1995 yılından bu yana yazıp duruyorum ama yazdıklarım bazı çevrelerce çoğunlukla ‘komplo teorileri’ gibi algılanmaya çalışıldı. Bir de şu var: Ne yazık ki ne oluyor olduğuyla ilgili siz çok daha önceden yazmış olsanız da yazdıklarınız özgün düşünceler olarak kabul görebilmesi için illa da bunun bir Batılı tarafından yazılmış olması lazım ki inanılsın. Yazının girişine ara üst başlık olarak kullanmış olduğum Sanat A.Ş. İngiliz sanat tarihçi ve yazar Julian Stallabras’ın (yazılış tarihi 2004) Türkçe’ye de çevrilen bir kitabının adı. (Sanat A.Ş., İletişim yayınları, 1.baskı 2009; İstanbul)

Belki bu kitaptan birkaç alıntı aktarırsam ne demeye çalıştığım daha kolay anlaşılır?

“Şöminenin üstünde asılı bir Picasso, bir tütün patronu için ne işe yarıyorsa, sanat da küresel piyasada bir yer kapabilmek için girdiği kaba saba itiş kakış içindeki bir kent için aynı işlevi görür. (sh. 43) (?) Sanat eseri fiyatları ve satış hacmi, hisse senedi piyasasıyla at başı gider ve dünyanın belli başlı finans merkezlerinin aynı zamanda en önemli sanat satış merkezleri olması hiç de rastlantı değildir. Bu paralelliği tespit ettiğimizde, sanatın yalnızca amaçsız bir serbest oyun (özgürlük) bölgesi olmadığını kavrarız; sanat piyasası, aynı zamanda sanat eserlerinin, yatırım, vergiden kaçınma ve kara para aklama gibi çeşitli amaçlar için kullanıldığı ikincil bir spekülasyon piyasasıdır.(sh.15) (?)

Mesela İstanbul Bienali, Türkiye hükümetinin, üyeliğin gerektirdiği seküler ve neoliberal standartlara güçlü uyum sağlandığı konusunda Avrupa Birliği’ne (AB) güvence verme çabasının ürünüdür. (sh. 43) En çok rağbet gören çağdaş sanat, neoliberal ekonominin çıkarlarına hizmet eden sanattır -ticaretin önündeki engelleri, yerel dayanışmaları ve kültürel bağlılıkları kesintisiz bir melezleme süreci içinde yıkarak neoliberal ekonomiyi güçlendiren sanat-. Bu kimseyi şaşırtmamalı ama çağdaş sanat dünyasının kendisi hakkındaki görüşü ile gerçekte yerine getirdiği işlev arasında büyük bir uyumsuzluk var. (sh.165) (Fakat ne iyidir ki yine de) çağdaş sanat ile sermaye arasındaki yakınlaşmayı farklı düzeylerde ve eleştirel bir yaklaşımla irdeleyen birçok sanatçı var. (sh.17)”

Sanat piyasasında aslında neler oluyor?

Sanatçı-sanat-piyasa ilişkisi başlangıçta bazı sanat galerileri ve sanat dergileri tarafından gündeme özellikle taşınmaya çalışılıyor, bunun için aşırı çaba harcanıyordu. Bir süredir buna antik eserler ile sanatın artık yaşamayan eski ustaları üzerinden bir piyasa kuran müzayede evlerinin de katılımları ve çağdaş sanata da yönelmeleriyle durum başka bir boyuta yükseltilmiş oldu. Zaman içerisinde müzayede evleri birer pazar enstrümanı olarak hızla gelişerek galerilerin önlerine geçtiler. Önceleri galeriler ile müzayede evleri arasında oluşan bu rekabet alanı sonradan doğrudan piyasanın asıl sahipleri paranın yöneticisi bankalar ile ilgili küresel ekonomi, borsa, medya vb. çevrelerinin de ‘iş çevirme’ye, kurmaya giriştikleri bir alan haline dönüşmekte gecikmedi.

Geçtiğimiz yıl bu alana uluslararası müzayede kuruluşlarının da katılımlarıyla pazar çok daha fazla miktarda paranın at koşturduğu, karakteri gereği manipülasyonlara giriştiği farklı bir noktaya gelip dayandı. Yani önceleri “Çağdaş Türk sanatının uluslararası pazarlara taşınması gerektiği” temennilerinin dillendirilmesiyle başlayan süreç giderek”Avrupalı koleksiyonerler kapımızı çalmaya başladı” türü reklama dayalı bir pazar açılımına gelip oturdu. “Borsaya, dolara güvenmeyen sanat eserine koşuyor!”, “Dolardan daha fazla kazandırdı”, “Küresel dalgadan çıkış yolunu buldular”, “Düşük fiyatlar da bile yüksek kar elde ediliyor”, “Resmin psikolojik getirisi yüzde 28”, “Bu da yatırımın sanat boyutu!” vb. manşetlerle piyasalar küresel sermaye ile bağlantılı ?piyasa kurucuları’ tarafından aşırı abartılı ve tümüyle reklam kokan bir psikolojik harekatla canlandırılmaya, yönetilmeye çalışılıyor.

Naif niyetler

Yani bir bakıma konu ilk kez ciddi anlamda sanat ortamlarının ‘dar alan paslaşmaları’nın, naif niyetlerin, temennilerin dışında tam da beklenmesi gerektiği gibi bir profesyonel küresel ekonomik alanın nesnesi haline geliyor. Sanat ortamı ise buna karşı naif bir biçimde hala “Sanat mı, para mı?” türü -yine de- tümüyle kültürel-sanatsal ekonominin gerçek değerlerine dikkat çekmeye ve bu argümanlar üzerinden haklı bir gerçek sanatsal değerler tartışması açmaya çalışıyor ama sesi ‘vahşetin çağrısı’ altında boğulup kalıyor. Çünkü artık kalk borusu çalmış, uzunca bir süredir kurumlaştırılan İstanbul bienalinin de sürüklemesiyle küresel sermaye bağlantılı bir küreselleşmeci sanat piyasası harekatı başlamış durumda. Kimsenin hiç kimsenin sesini duyamayacağı ‘vahşi’ bir arenadayız artık.

Bugüne kadar elbette sanat sanat alanında kotarılıyordu ama piyasa çok daha başka bir şeydi ve kendi sahici ulusalpiyasasını onca yıldır oluşturamamış ya da çarpık geliştirmiş çağdaş sanat ortamı neredeyse bambaşka bir gerçekle karşı karşıya kalmıştı. Buna uluslararası küresel sermayenin kendi enstrümanlarıyla para kazanma planları, projeleri ile yönlendirdiği küresel kültür/sanat ekonomisinin niyetleri de eklendiğinde durum daha da karmaşıklaştı ve sözünü etmiş olduğumuz yeni duruma bağıra çağıra böyle böyle gelindi.

İşte Türkiye’nin “En pahalı 50 ressamı” listesi de tam bu toz duman arasında kotarıldı.

Medyadan bazı bilgiler aktaralım ve zihinlerimizi tazeleyelim:

“İki iktisatçıdan Türk resim piyasası analizi

1990’larda bazı özel banka ve işadamları resme yatırım yapmaya başladı. Birçoğunun da bunu spekülatif amaçlı yaptığını biliyoruz. Fiyatlar bu şekilde yukarı çıktı. Türkiye’de toplam koleksiyonerler belki 200’ü bulmaz. Gelir oldukça, borsa büyüdükçe, kaliteli modern binalar yapıldıkça sanata ilgi artıyor. Artık müzeler de resim fiyatlarını yukarı çıkarabiliyor. Mesela portre koleksiyonu yapıyorlar, eksik olan iki portre varsa onu almak için fiyatları yukarı itiyorlar. Bazı sanat eleştirmenleri Kaplumbağa Terbiyecisi’nin böyle bir kızışmadan dolayı bu fiyatı bulduğunu, uluslararası piyasaya çıksa bu fiyatlara satılamayacağını söyledi.”

EKONOMİK KRİZ SANATI ANINDA ETKİLİYOR

Piyasada iki grup var, biri spekülatif grup, diğeri de koleksiyoner grup. Piyasaya koleksiyonerler hakim olursa getiri daha az oluyor, spekülatörler baskın olunca fiyat hareketleri daha yüksek, piyasa daha dalgalı. Sanat yatırımı, kendi başına riskli, dalgalı ama bir yatırım sepetinin içine girdiğinde toplam riski azaltan bir unsur?”

(20. 04. 2008 tarihli Hürriyet gazetesi)

“Küresel dalgadan çıkış yolunu buldular

Dünyada kriz beklentisinin arttığı ve küresel dalgalanmanın tüm yatırım araçlarını riske attığı bir dönemde sanata yönelim, Türkiye`de özellikle bankacılar tarafından yakından izleniyor. Çünkü bankalar, yıllardır sanat alanındaki girişimlerinden elde ettikleri birikimi müşterileri için ciddi bir yatırıma dönüştürme peşinde.

Yıllardır prestij ve tanıtım amacıyla sanata destek veren bankalar, edindikleri birikimi artık varlıklı müşterileri için karlı bir yatırıma dönüştürmeye başladı.

Bu alanda ilk adımı Yapı Kredi attı, peşi sıra Akbank hızlı bir giriş yaptı. Dünyada müzecilik alanının iki devinden Christie`s ile Yapı Kredi, Sotheby`s ile Akbank işbirliğine gitti. Bankalar sadece Türkiye sanat piyasasını değil, küresel piyasayı da takibe alarak öneriler hazırlıyor.

Yapı Kredi Bankası ve Akbank, özel bankacılık hizmetinin kapsamına sanat danışmanlığını da alarak, bankacılık kulvarında yeni bir rekabet alanı açıyor. Her iki banka da uluslararası müzayede devleri ile işbirliği içinde sanat danışmanları ve ekspertizlerden oluşan kadrolarıyla milyon dolarlık hesapları bulunan müşterilerine sanat eserlerinden oluşmuş güvenli ve karlı bir yatırım portföyü oluşturmak için yarışta. Üstelik bankalar sadece Türkiye sanat piyasasını değil, küresel piyasayı da takibe alarak öneriler hazırlıyor, müzayedeleri izliyor, hangi sanatçıların ön plana çıktığını tespit ediyorlar. Bankaların bu atağı, sanat piyasasında önümüzdeki yıllarda daha da hızlanacak ciddi bir kabuk değişiminin de başlangıcı oluyor.

‘Bir bankanın sanat tarihini değiştirdiği görülmüş şey mi?’

Yapı Kredi Bankası`nın son zamanlarda sessiz sedasız yayımlanan reklam sloganı bu. Kampanyanın sanat piyasasındaki hareketliliğe denk gelmesi elbette tesadüf değil?”

(10. 06. 2008, www.rotahaber.com)

“Eserleri dünyada trend oldu Türk sanatçılara gün doğdu

DÜNYANIN önde gelen sanat merkezleri rotayı Uzak Doğu’dan Türkiye’ye çevirince bir anda prim rekorları kırılmaya başlandı.

Bunda da Sotheby’s, Christie’s gibi müzayede kuruluşlarının oryantalistlerin yanı sıra, çağdaş Türk sanatçılarını da ön plana çıkarması etkili oldu. Türkiye’de organize edilen müzayedelerin yılık hacmi, 100 milyon dolara ulaşırken, bu organizasyonlara yurtdışından da teklif akmaya başladı?”

(04.10. 2009 tarihli Hürriyet gazetesi)

Bu bilgiler tümüyle ve olduğu gibi gazetelerden aktarıldı. Kuşkusuz ki bunlara benzer çok daha fazla manipüle haber ve bilgi aktarmak mümkün. Fakat ilginçtir, her nedense sanatçılar ile medya ve sanatçıların kendi aralarında alandaki en sert tartışma FORBES dergisinde yayımlanan söz konusu dosyada yer alan ?en pahalı 50 ressam’ listesi yüzünden patlak vermiş görünüyor. Bu da söz konusu dosyanın, reklam kokan yazıların, hedefine ulaştığını gösteriyor: Piyasa -sahici değerler üzerine oturmamış ve yeterince geniş çaplı olmasa da- iyice kızışmış durumda ve sanat ortamının/piyasasının dikkate değer isimlerinin de ?bir biçimde- bu oyunun içerisine çekilmeleriyle sonuçlandı. Bu da ortamdaki yaratıcı enerjilerin giderek ve hızla sanattan piyasaya doğru bir eksen kırılmasına doğru kaydırıldığını gösteriyor.

Bu da ister istemez bir tartışmayı gündeme taşıyor:

‘En pahalı’ mı, yoksa en değerli mi?

Söz konusu “en pahalı 50 ressam” listesinin ilk sırasında yer alan Mehmet Güleryüz’e göre “Türk resmine olan ilgi biraz gecikti ama arttı. Resim en sağlam yatırım aracı olarak gözüküyor. Fiyatlar kitleleri ilgilendiriyor. 1 milyon TL konusu kritik bir konu. Rakamlar vardır, bir de reel rakamlar vardır. Reel değerleri alıcılar bilir. 1 milyon TL’yi konuşturuyorlar bize. 1 milyon TL’yle neler alınabilir? Önce bunu sorgulamak lazım. 1 milyon TL’yle Türk resminin kaçta kaçından büyük bir koleksiyon yaparsınız? Bu resmin yurtdışı karşılıkları var mıdır?” (15.11. 2009 Milliyet Gazetesi)

Ekonomik değeri olan her mal ve metanın her zaman aynı değeri taşıyıp taşımadığı bir yana sanat söz konusu olduğunda ‘en pahalı’ olanın da her zaman ‘en değerli’ olmadığı biliniyor. Hele hele ‘en değerli’ olanın çoğunlukla zamanında, çağında fark edilemediği yönündeki tarihsel tecrübe bütün görkemiyle önümüzde duruyor. Fakat bu tarihsel bilgiler günümüz için ne kadar geçerli. Yani değerli ile pahalı arasındaki kritik nokta günümüzde bu piyasa ve oyun kurucuları arenasının yarattığı değerler kargaşasında nerede duruyor. Bu iki bıçak sırtı kavram arasında kurulan yeni oyun alanı piyasa yakın gelecekte daha başka nelere gebe?

küresel alan

Para piyasalarında bile uluslararası küresel manipülatif mali güçlere bağlı piyasa -sadece Türkiye’de değil küresel alanda da- çağdaş sanata neyi getirip karşılığında neleri alıp yanında götürüyor/götürecek acaba? Korkarım bu tarihsel soruların muhtemel bilimsel, kültürel cevapları her zaman olduğu gibi kısır ve konuşulduğunda hiç de şık olmayan bir alana çekilip orada boğulmak üzere. Çünkü sorun aslında neler oluyordan ya da kültürel/sanatsal değerlilikten çıkarılıp “Kim hangi sırada?” ya da “niye benim adım listede yok?” türü sıradan, günübirlik, bencil sızlanmalara dönüştürülmüş durumda.

Öyle ki dergideki dosyayı hazırlayan imza sahipleri bile yazılarında ‘ressam’ diye tanımladıkları, kendilerince önemli ve ‘pahalı ressam’ların bu listede yer alamamasına bir hayli üzüldüklerini, söz konusu ettikleri ‘müstakbel’, ‘en pahalı’ o isimler adına hayıflandıklarını itiraf etmekten kaçınmıyorlar. İlgili sanat çevreleri ise konunun toplumsal/kültürel/sanatsal/insani özünden, piyasanın gadrine uğramış birçok sanatçının tırpanlanmış olmasından, liste hazırlanırken galeri ve atölyeden satış rakamlarının hesaba katılmamasından şikayetle listenin salt küresel mali/piyasa niyetinden çok oradaki isimlere yönelik “Neden o, nasıl olur?” türü duygusal bir tepkiye sarılıyor. Öte yandan ‘en pahalı ressam’ listesinde yer alabilmiş olanlardan bazılarının da listedeki yerlerine itiraz ettikleri, aslında daha üst sıralarda yer almayı hak ettikleri, kendilerine karşı ‘pis’ bir oyun oynandığı yönünde bir itirazla bir başka kavga verdikleri kulaktan kulağa yayılıyor.

Lebriz.com internet sitesinin veritabanından* yola çıkılarak hazırlandığı özellikle belirtilen FORBES dergisindeki yazının girişinde Amerikalı ‘kültür ekonomisti’ ekonomi profesörü, yazar ve sanat koleksiyoncusu William Jack Baumol’a ait bir alıntı yer alıyor:

“Bu ‘pis’ bir oyun. Para kazanılıp kazanılmayacağı da belli değildir.”

Gerek bu alabildiğine salt piyasa/para oyunu kokan sözlere, gerek dergide yazılanlara, gerekse oluşturulan listenin, telaffuz edilen rakamların gerçek ve hakkaniyetli olup olmadığına katılıp katılmamayı bir yana koyalım hemen altını çizmeliyiz ki alıntı yapılan yazı 1986 yılında yazılmış. Yani aradan tam 23 yıl geçmiş. Çünkü o günlerden bu yana köprülerin altından çok sular geçmiş durumda ve sanatın kendi masumiyet alanı düşünce/atölye/yapma/satma/kullanma mecraları bile küresel sermaye tarafından kimliği değiştirilerek başka bir yere taşındı.

Artık tümüyle küresel sermayeye ve onun ideolojisine ‘angaje’ bir ‘kültürel Ceo’ olarak yeniden kurumlaştırılan küratör kanalıyla sanatın kavramları ve formları tıpkı son günlerin tartışma konusu GDO’lu ürünler gibi sürekli olarak manipüle edilip duruluyor. Üstüne üstlük sözüm ona bu küreselleşmeci sözde entelektüel, kültürel Ceo’lar, küresel kültür/sanat ekonomisinin de baş aktörleri durumundalar. Günümüzde bu aktörler de dahil küresel ekonominin bütün ceo’larının planları, stratejileri sonucu bu ‘pis oyun’a çok daha başka ‘mide bulandırıcı’ oyunlar eklenerek küresel bir ekonomik sanat/kültür sisteminin kurgulandığı da bilinmez değil?

Biliniyor ki artık yeni bir dönemdeyiz ve bu dönemde bir iş adamı, iş olarak GDO’lu ürünler ürettirip büyük bir bilimsel manipülasyon ile reklamlar yaptırıyor ve sonucunu bile bile insanlara satıyor ve servetine servet katıyor. Fakat aynı iş adamının kendisi çocuklarına o ürünlerden asla yedirmiyor, kendisine ait küçük tarlasında/bahçesinde organik tarım yöntemleriyle domates/biber/patlıcan yetiştirip sadece onları tüketiyor. Değişen bir şey yok aslında: Bu iki yüzlülük sanatta da aynen geçerli. Yani sanata yatırım yapan, koleksiyon oluşturan, müze kuran, sanat tacirliği yapan sermaye sahibinin bir satmak üzere ressamlar listesi var; bir de asla satmak, elinden çıkarmak istemediği, çok sevdiği ama satış listesine koymadığı başka bir ressamlar listesi daha var.

Baumol’un ifadesiyle “bu pis bir oyun” gerçekten de.

Peki, FORBES dergisi kapısını kendisinin de aralamaya çalışıyor göründüğü bu ‘pis oyun’un neresinde duruyor? Bu sorunun cevabı tam da oynandığını ima ettiği ‘oyun’un neresinden tutmaya çalıştığı sorusunun cevabında gizli: Pis bir oyun çevrildiğini ima edip de hemen arkasından bir liste hazırlayarak bir ‘en pahalı’lar hiyerarşisi kurulmaya ya da tartışması yaratılmaya çalışılıyor. Öyle ya da böyle; bu da ister istemez aynı ‘pis oyun’un parçası olarak önümüze getirilip konuluyor ve gördüğünüz gibi bizler de sanatın tarihsel, kültürel, düşünsel, dilsel, estetik, özgün insani değerleri yerine tümüyle paraya dayalı bunları tartışıp duruyoruz.

Son yıllarda başta borsa olmak üzere ekonominin her alanında olduğu gibi bilgi, düşünce, sanat ve kültür ekonomilerinde de sürekli bir manipülasyonla karşı karşıya olduğumuzu herkes görüyor. Tartışmasız, “en pahalı ressamlar 50” listesi de bu manipüleler dizisinden ve kuşku yok ki ‘en pahalı’ tanımlaması da tıpkı diğer ‘en’ sınıflandırmalarında olduğu gibi doğrudan pazarlamayla ilgili ticari bir niyetin, yöntemin sonucudur.

(Hürriyet Gazetesi Pazar ekindeki en iyi pizza, en iyi kebap, köfte, kelle-paça, baklava, muhallebi, en iyi brunch, en iyi cafe vb.) Bu da her zaman ‘en’ olanın medya kanalıyla sonradan yerleştirilen değeri üzerinden oluşturulmaya çalışılan kurgusal bir oyuna işaret eder. Bu türden samimiyetsiz art niyetli oyunlar üzerinden kurulan entrikalar ve manipülasyonların çağdaş sanat ticaretinde bir süre sonra büyük ticari kayıplara, hayal kırıklıklarına yol açacağı bir yana oluşabilecek gerçek bir piyasayı da daha doğmadan öldürür ya da iyice geciktirir.

Atölyeden yapılan satışlar

Forbes dergisindeki söz konusu yazıda İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Aylin Seçkin’in şu sözleri aktarılıyor: “Piyasada temel alınacak veri yok. Galerilerden birinci el piyasa hakkında sağlıklı veri almak imkansız. Atölyeden yapılan satışları hiç söylemiyorum bile?” Yine listenin ilk sırasına yerleşmiş olan Mehmet Güleryüz’ün oğlu, Galeri X-ist’in kurucularından Kerimcan Güleryüz ise “sonuçta sanatçı ve galerilerin düzgün olmayan bir zeminde iş yaptığı, yapıtların ise tamamen manipülatif fiyat hareketlerine maruz kaldığı bir pazardan söz ediyoruz.” diyor ki doğrudur.

Bu durumda -kendi aktarımlarına rağmen yine de- FORBES dergisinin kaynak olarak göstermiş olduğu ‘Lebriz.com’ veri tabanındaki müzayede satış sonuçları ile ne kadar sağlıklı bir sonuca gidilebilir ki? Galerilerin birer ticari kuruluş olarak mali sırlarını açıklamıyor olmaları elbette anlayışla karşılanabilir. Ne var ki çoğunlukla ‘manipüle” üzerinden iş kuran müzayede kuruluşlarının sanat alanındaki gerçek satış rakamlarını bütün boyutlarıyla ve açıklıkla gösterdiklerin/göstereceklerini kim iddia edebilir ki? Kaldı ki zaten ilgili ekonomi literatüründe ‘manipülatif’ kavramı da bu yüzden kullanılmıyor mu? Yani gerçek bilgi, değer ya da durum çıkar amaçlı spekülatif bir çarpıtmayla karşı karşıya.

Rus asıllı Amerikalı sanat tarihçi, sanat eleştirmeni Leo Steinberg daha 1968’li yıllarda New York Modern Sanatlar Müzesi’nde vermiş olduğu bir konferansta şöyle bir kehanette bulunmuştu:

“Sanat artık bizim bildiğimiz sanat değil; en geniş anlamında sanat, nakit para demek. Giderek büyüyen dorukları da dahil sanatın tamamı, bildik değerler tarafından yutulmuş durumda. Bir on yıl daha geçsin, banka kasalarında resim biçimindeki teminatlara dayanan yatırım fonlarının saklandığını göreceğiz”

(Julian Stallabrass, Çağdaş Sanat A. Ş./ çağdaş Sanat ve Bienaller, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2009)

Aradan on yıl değil yirmi yıl geçti ve “resim biçimindeki teminatlara dayanan yatırım fonları”nın arkasından sanat çok ‘bildik (vahşi) değerler’ tarafından ‘yutul’makla da kalmadı neredeyse sindirilip başka biri şeye dönüştürüldü.

Sanat ticareti bütün dünyada özellikle 1960’lı yıllardan itibaren bir sıçramaya girdi ve bizim gibi ülkelerin gıpta ettikleri dünya sanat piyasası da ancak bu süreç sonucunda oluşabildi. Bunun en önemli nedeni daha İkinci Dünya Savaşı öncesinden itibaren ABD’li koleksiyonerlerin Avrupalı ressamlardan satın almış oldukları birikimleri ile savaşın hemen arkasından ABD devletinin siyasi hedeflerine paralel olarak modern sanat yapıtları satın alarak/aldırarak sanat piyasasına da güçlü bir biçimde yatırım yapmalarıydı. Bu girişim giderek onlara bir dünya sanat piyasası oluşturma ve bunun da tek değer belirleyicisi olma üstünlüğü sağladı. O şöminenin üzerinde asılı ‘en pahalı’ Picasso, Van Gogh, Dali resimleri efsaneleri de bu dönemde ortaya çıktı.

Bu süreçte ABD devleti kendi sanatçılarına çok büyük boyutlu resimler sipariş etti ve bunları devlet destekli çok büyük organizasyonlarla, reklamlarla Avrupa’da ülke ülke, başkent başkent, müze müze dolaştırdı. Tarihsel modern Avrupa’nın elinden ‘modern’lik üstünlüğü böyle böyle alındı ve dünya sanatına öncelikle piyasa üzerinden el konuldu. 1950’li yıllardan itibaren dünya sanatçılarının en önemli isimleri New York’ta toplandı.

Özellikle 1980’li yıllardan başlayıp 1990’lı yılların ortalarına kadar dünya sanat piyasalarında önemli fiyat artışları yaşandı. Bu bir tür ‘sidik yarışı’ydı aslında. Devletin sağladığı teşvikler ve kolaylıklarla çağdaş sanat eserlerinin fiyatları aşırı yükseltildi. Fakat sonra da tıpkı çıkıldığı yoldan önemli düşüşler yaşandı. Öte yandan bu fiyatların yükselmesinde Japon sermayesinin de önemli bir rolü oldu. Japonlar sanata çok para yatırdılar ama 1993’lü yıllarda girilen ekonomik kriz sonrasında aldıkları resimleri yok pahasına satmak zorunda kaldılar.

sanat piyasası oluşumu

Bu şunu gösteriyor: Dünyada uluslararası küresel bir sanat piyasası oluşumu aslında çok eski ve uzun bir tarihe sahip değil. Bu yüzden böyle benzer bir sanat piyasası kavramı bizde de yeni yeni oluşuyor ve bunda da şaşılacak bir durum yok. Ne var ki bugüne kadar artık yaşamayan ustalar üzerinden yürütülen aşırı manipüle bir kar hareketi ile hemen onun yanı başında bilinçsizce, kör/topal kurulmaya girişilen yaşayan sanatçılar koleksiyonu macerasının sonuçlarının salt para ve ‘en pahalı’ kavramları üzerinden tartışmaya açılması da büyük bir değerler karmaşasına işaret ediyor. Piyasa daha bu sanatsal/kültürel değersizlikler/hayal kırıklıkları üzerine kurulu ham dalganın yıkıcı sonuçlarını henüz aşmadan bugün aceleyle ve hırsla tümüyle manipülasyonlar üzerine oturtulmaya çalışılan bir başka ama çarpık, manipülatif dalganın kollarına bırakılıyor. Kanımca günümüz çağdaş sanatı için de, piyasası için de en önemli tehlike bu.

Öyle görünüyor ki 2010’lu yıllara gidilirken çağdaş sanatta aslında ‘ikincil piyasa’ olarak tanımlanan müzayede evleri giderek ‘birincil ve asıl piyasa’ olarak kurumlaşan galerilerin yerini/tahtını sallıyor. Bu durum galerilerin ikincil olmalarıyla da değil yıkılıp yok olmalarıyla da sonuçlanacak gibi görünüyor. Tek koşulla: galeriler de müzayede evlerinin bir parçası olmayı reddetmedikleri sürece. Bunun ne sonuçlar doğuracağı ise tamamıyla başka bir yazının konusu.

* Lebriz.com yetkilileriyle görüştüğümüzde kendilerinin “en pahalı ya da çok satış ” gibi bir araştırma niyetleri olmadığını, sadece müzayede satışlarıyla bir veritabanı oluşturduklarını söylüyorlar. Öte yandan FORBES dergisi yazarlarının kendi sitelerindeki veritabanını bile yanlış kullandıklarını söylüyorlar. Çünkü söz konusu veritabanındaki satışların bir bölümünün ‘kağıt işler’, bir bölümünün ise ‘küçük işler’ olduğunu, bunun da doğal olarak bir birim tuval üzerine çalışmalardan daha ‘ucuz’ olacağını, bu nedenle dergi tarafından belirlenen ortalama eser fiyatı değerinin yanlış belirlendiğinin altını çiziyorlar. Söylediklerine göre bu da liste sıralamasında bir takım yanlışlıklar içerdiğini, bu yanlışlar düzeltildiğinde de liste sıralamasında da bir takım değişiklikler olabileceğini belirtiyorlar.
İlgililere önemle duyurulur!

Ekrem Kahraman

*Yazarın izni ile Genç Sanat Dergisi Aralık 2009 Sayısından alınmıştır.

Share this story

btt