Sanatın Öyküsü Üzerine

By editor

Posted in , | Tags :

serdar-gencer-01Sanatın Öyküsü Üzerine

bay gombrich söze şöyle başladı: sanat yoktur, sanatçılar vardır. bilimsel bir tanıma sahip olamayacak bir olgu olan sanat ve her biri kendi özgün bakış açılarına sahip insanlardan oluşan sanatçılar. bunu şöyle de diyebiliriz, sanat su gibi birşey değildir. ne ve nasıl olduğu kesin bir çerçeve ile belirtilmesi mümkün olmayan birşeydir.

nedir peki sanat?

ben bu tanımı yapamam! birşeyler söylemeye başlarım ama yarım kalır, tamamlayamam. çünkü ifadeler nereye doğru giderse gitsin yanlış olmaz. ama bu kadar dallanıp budaklanmayla da tarif yapılmaz. en güzeli konu üzerinde konuşmak ve damağımızda kalan tadı değerlendirmek olabilir. bize “sanat nedir?” diye sorulduğunda, “insanı heyecanlandıran, yeni düşünce biçimleri gösteren, acaba mı lan? dedirten birşeydir” diyebiliriz o zaman. önce sanat hakkında biraz konuşalım.

insanın yaşadığı çevreye, doğaya gün geçtikçe daha fazla hakim olmaya başlaması, kendisinin dünyadaki konumunu daha iyi anlamaya çalışması ve ortaya güzel eserler koyabiliyor olmasından doğduğunu düşünüyorum sanatın. insanlar güzel heykeller yaptılar, çünkü yapabiliyorlardı, çünkü heykelini yaptığı kadınlar güzeldi, adamlar güçlü ve heybetliydi. “bunu biz görüyoruz, o zaman neden sabitlemeyelim?” dediler. “sabitleyelim ki yerimizi işaretlemiş olalım, rüzgarın üstümüze taşıdığı toprak kazıldığında, bizim vahşi bir hayat sürmediğimizi, bütün hayatımız boyunca yiyip içip yatmadığımızı anlasınlar gelecek nesiller.

kabiliyetli olduğumuzu, güzeli gördüğümüzü bilsinler.” üstelik görmekle de kalmadık, siz de görün diye heykelini, resmini yaptık. üstelik daha yağlıboya icat edilmemişti, tempera denen yumurta cıvığından yapılma şeyi boya diye kullandık. anlayacağınız dostlarım, bu iş için çok uğraştık. ama şimdi siz bu resimleri, kilise duvarlarındaki öyküleri, aylarca çalışarak parlattığımız heykellerimizi beğenmiyorsunuzdur. “amma da uğraşmışlar yazık” mı diyorsunuz? şimdi sizin bunlarla uğraşacak vaktiniz yok tabi. bizde durum öyle değildi. mesela michelangelo efendi, sistina şapelinin tavanı için tam 4 sene sırtüstü yatıp yukarıya bakarak resim yaptı, üstelik biraz da abartarak. koskoca tavanı iç içe geçmiş hikayelerin kahramanlarıyla çeşitledi. adamcağızın 4 sene

uğraştığı şeye kafanızı şöyle bir kaldırıp, “vay be herif amma da yapmış” diyeceksiniz tabi, başka birşey gelmez elinizden. şu anki hayatınızda kendinizi böylesine bir işe adayamayacağınızı hissedeceksiniz hemen arkasından. öyle ya, şimdi kimse zanaatı önemli bulmuyor, varsa yoksa yaratıcı fikir ve şok etme, şaşırtma merakı! al bir tane atatürk fotoğrafını, bas tuvale, boca et üstüne bir kova kırmızı boyayı ve bu ‘muhteşem’ tablonun adını “yurtta sulh, cihanda sulh” koy. seyirci de anlamaya çalışsın; “ulan bu gördüğüm şey yanlışlıkla olmuşa benziyor ama tablonun adında bir ciddiyet var, dur şunu bir anlamaya çalışayım…”

şimdi moda bu. biz o resimleri zamanında üşenmeden yaptığımız için siz şimdi böyle arayışlar içindesiniz. zaten olan bir şeyin benzerine neden uğraşasınız, değil mi? başka birşey yapın da bizim resimler bir işe yarasın, sizinkilerin öncülü olsun. biz o resimleri yaparken 15 yaşında bir gencin heyecanına sahipmişiz. içimizde bulduğumuz gücü fırçanın ucundan duvara, tuvale akıtmışız.

biz akşamları kıçımızda yırtık bir pantolonla yorgun argın eve dönerken yarın ne olacak diye düşünmezdik. yarın ne olacağı belliydi; resme devam edecektik, aynı heyecanla. o bitince başka bir resme başlayacaktık. sanat hayatımız bitince de bizden sonra gelenler, bizim yaptıklarımızı beğenmeyecek ve biraz değişiklik yaparak kendi resimlerini yapacaklardı. biz 15 isek, bizden bir sonrakiler de 20 idi. onlar da gençtiler ama bizden olgundular da. sonra 25’likler, 30’luklar geldi.. ve şimdi siz 50 yaşındaki bir insanı temsil ediyorsunuz. dünyayı idare etmek için yeterince birikim sahibi ve yeni şeyler öğrenmek için de sağ kalmış beyin hücreleri olan sizler. ama gençliğin hayalciliği ve düşük getirili işlerinin peşinde koşmaya hevesiniz yok. ama şikayetçi değiliz, şimdi siz bilmişliğin kudretiyle bizi beğenmiyorsunuz, belki yaptıklarımızı hafife alıyorsunuz. “doğayı bu kadar detaylı betimlemeye uğraşmanın ne manası var?” diye götünüzden saptamalar yapıyorsunuz. ama bir dakika dostlarım!

bizim zamanımızda böyleleri henüz yapılmamıştı. önceleri papa, hristiyanlığa hizmet etsin diye müjdeli sahneler yapmamızı istedi, önce birisi yaptı: isa’nın doğumu. sonra o’nun bir arkadaşı da meryem’in müjdelenişi’ni yaptı. papa’dan ve keskin din

kurallarından çekindikleri için işlerine fantazi katamadılar. siz de bilirsiniz ki bu sanatçı takımı biraz başına buyruktur, yapacağı resime bir işaret koymak ister. bir gün bir tanesi çıkar ve isa’yı beyaz yerine siyah kıyafetle çizer. çünkü o’nun hayalindeki “isa” siyah giymektedir. eh resim de fena olmamışsa eğer, isa’nın farklı renkte kıyafetler giymesinde bizce sıkıntı yok. tabi bu iş burada kalmaz ve arkası gelir, aynı sahne her yapıldığında herkes farklı bir noktayı öne çıkarır. bunu yaparken de geçmişe bakar, kendinden öncekileri inceler ve onları geçmesi gerektiğini düşünür. hem daha güzelini yapmalıdır hem de yeni bir bakış sunmalıdır izleyenlere.

tamam bu iş böyle ilerledi ama biz bir süre sonra sanırım yeni birşeyler çizmek istedik. dini sahnelerden sonra en olası konu bizim için doğaydı. siz her boku bildiğiniz için kesin başka konu seçerdiniz ya, neyse! biz başka konu bulamadık ve doğayı seçtik, tamam mı? sonra doğada geliştirdik kendimizi, çok güzel ağaçlar yaptık, denizler, gökyüzü, evler filan. ama sonra bu konular da bitti. yeni malzeme lazım oldu. mitoloji girdi işin içine. sonra, günlük yaşama dair resimler yaptık, köy hayatı, çiftçilik, eğlence gibi şeyler. bunların üstüne bir gün bir güruh doğdu fransa’da, beyler çiçeği değil, çiçeğin üstüne düşen ışığın resmini yapıyorlar, bak bak! çiçekte hiç detay yok. tamam renkleri biliyorlar ama zanaat yok efendim! işin kolayına kaçıyorlar. biz bunlarla çok mücadele ettik ama sonunda ne oldu? onlar kazandı.

herhalde halk da bizim yaptığımız türde resimlerden sıkılmıştı. artık bir de devrim olmuştu ya; her kafadan bir ses çıkıyor, kimse birşeyi beğenmiyor. neymiş, özgürlükmüş! buralardan sonra ipler iyice koptu ve sanat avrupa’daki 500 yıllık akışından farklı yönlere kaydı. siz de bu akışın üstüne geldiniz işte. yerinizi bilin de ona göre konuşun. konrad witz 1444’te isa’yı ve havarilerini cenevre’de bir gölde balıkçılar şeklinde resmedince izleyiciler cesareti gördü. yani resmin böyle bir yanı vardı, gerçekte olduğu gibi resmetmek şart değildi, değiştirince olan şey yine resimdi, resimdeki de isa’ydı. hımm, demek bu konrad zamanında kopmaya başlamış ipler… ama bunun iyi tarafı da var. bizler ve bizim mirasçılarımız, birlikte sürdürdüğümüz bu sanat akışı sayesinde günümüzde bu işler yine bizden soruluyor, kurallarını yine biz koyuyoruz. bundan doğal ne olabilir, değil mi? bizim

yapageldiğimiz şey, çinlilerden sorulacak değildi ya.

biz şunu anladık, donatello, leonardo, michelangelo ve rafael – ninja kaplumbağaları- işin özünü yakalamışlardı. ulaştıkları sanatsal olgunluk ve toplumda kazandıkları ün bizleri çok heyecanlandırdı. yakaladıkları öz, şöhret ve para gibi birşey değildi tabi. kendilerini işlerine öyle güzel adadılar ki zamanlarının en iyileri oldular. kural koyan oldular. onlardan sonra gelenler, yapılanları görünce, onları geçmenin zorluğunu görüp umutsuzluğa kapıldılar. belki de oradan çıkmıştı bu farklı yorumlama durumları. adam baktı ki daha iyisini yapamıyor, o zaman bambaşka birşey yapıyor ki leonardo’nun resmiyle kıyaslanamasın. “abi o mona lisa’yı yapmış, ben doğa yapıyorum, bunlar çok farklı şeyler” diyebilmiş. ama arayan ikisinde de özü bulabilir. bence iş, karşına geçen mona lisa’nın portresini yapmanın bir ağacın portresini yapmaktan çok da farklı olmadığını anlamaktır.

ikisinde de yaptığın işe yoğunlaşır da sorgulamaya ve akıllı cevaplar bulmaya çalışırsan özü yakalarsın. böyle çalışmayı sürekli becerebilirsen de benim gözümde sanatçı olursun. ama bu sürekliliğe kafanı fazla takma, sürekli zirvede duramayabilirsin. dönem dönem yaptığın güzel işlerin yanında bazen saçma işlerin de olabilir. etrafındaki dünyayı gözlemlediğin gibi kendi yapıtlarını da izleyeceksin ve yanlışlarını fark edeceksin. yaptığın işi daima daha iyiye götüreceksin, ama bunun bir sonunun olmadığını bileceksin, bu kurala teslim olacaksın. öyle bedavacılık yok, sürekli gözlem var, düşünme var. bunu anlamak da öz’ün bir parçası.

bu süreci böyle resimle, heykelle filan yaşadığında, sanat fikrini geliştirmiş olursun. bu fikirlere sahip birisi olarak sen, yaşadığın süreçleri en anlaşılır ve sevilir halde sanatın kendisinde bulursun. yani sanat seni bu alanlarda hizaya getirir, düşünceni ve faaliyetini bir düzene koyar, seni derleyip toparlar.

bizim zamanımızda ve hatta bizden çok önceki zamanlarda işler çok yavaş ilerlerdi. bizler bir işe aylarca, yıllarca gider gelirdik. zamanımız boldu. öyle gezip vakit öldürecek çok yerimiz de yoktu. belki de bu yüzden sanat adına ürettiklerimiz yüzyıllar boyunca pek değişmedi. buna karşın sizin zamanınızda herşey çok hızlı ilerliyor ve değişiyor. biz treni bile görmemişken, siz onun

hızlısına biniyorsunuz. biz londra’dan paris’e 10 günde giderken, siz 2 saatte gidiyorsunuz. ömrünüz bizden uzun ama hep de vakitsizlikten şikayet ediyorsunuz! yapacak o kadar şeyiniz var ki bir işte ustalaşmanız uzun zaman alıyor. bizde bir adam otuz yaşında usta olabiliyorken, sizde daha iş hayatına yeni atılmış bir çaylak oluyor. siz siz olun, bu kadar süratin içinde hayatın içinde gerçekten anlamlı olan ne ise, onu bulmaya çalışın. o zaman, bize nispetle geç kalmış olsanız bile harcadığınız zamana değecektir. işte o an, söyledikleriniz ve ortaya koyduğunuz eserlerden dolayı siz de bir sanatçı olarak anılacaksınız. bay gombrich’in başta söylediği gibi, elimizde bir sanat tarifi olmayacak belki ama hayatını bu anlamın peşinde koşarak geçiren ve eser bırakan sanatçılar olacak.

bu eserleri izlediğinizde, sizi bir hatıranızdan, merakınızdan ya da beğeninizden yakalayıp kendisine daha da baktıracak. ardından, ilk anda göremediniz yeni şekiller ve derinlikler göreceksiniz. sonra, eser diye bakıp gördüğünüz şeyin çizgiler ve sınırlanmış alanlardan ibaret olmadığını fark edeceksiniz. sanatçının bilinçli olarak koymuş olabileceği işaretleri ve anlamları yakalayıp heyecanlanacaksınız. belki de sadece resmin kırmızısını seveceksiniz, içinde ne gibi bir anlam olabileceğini düşünmek istemeden. gördüğünüz güzel bir kadını beğendiğinizde beyninizde ve kalbinizde çalışan yerler çalışacak, ama size ne olduğunu tarif edemeyeceksiniz. beğendiğiniz kadının ‘yüksek bir sanat eseri’ olduğunu fark ederken, o’nun dikkatini çekmek için o’na benzeyen bir ‘eser’ yapmak isteyeceksiniz.

sanat nedir?

insanlar sizin eserinizi satın alıp salonlarının duvarına asarken, siz de hatunu salondaki koltuğa oturtmayı arzu edeceksiniz. koltuğunuzda oturan bu eseri izledikçe yeni eserler üretmek için kendinizde coşkun bir güç bulacaksınız. ama size “sanat nedir?” diye sorduğumda tarifini yapamayacaksınız. belki de sadece hakkında düşünmek ve konuşmaktır yapılması gereken. aradığınız anlama doğru yaptığınız yolculuk koltuğunuzda uyanık ve diri olmanızı gerektiriyor ya, işte bunu size sanatla yapacağınız dostluk sağlayabilir!

serdar gençer

Serdar Gencer’in diğer yazılarını okumak için; www.serdargencer.com

Share this story

btt