Çini Sanatı ve Çinicilik Nedir Teknikleri Nelerdir?

Çini Sanatı

Bir tür killi topraktan yapılan ve fırında pişirilen, bir yüzeyi sırlanmış, çeşitli renk ve motiflerle süslenmiş, seramik parçasına çini denir. Çini yapma sanatı da çinicilik diye adlandırılır. Doğu’da başlayan ve büyük ölçüde gelişen çinicilik, Araplar aracılığıyla Mallorca adalarına ve İspanya’ya, (Granada, Valencia, Toledo, Barselona, vb.) kadar yayılmış, 14. yy’da İtalya’da (Floransa, Siena, Urbino, Gubbio, vb.) çini atölyeleri kurulmuş, 16. yy’dan başlayarak, çini yapımı Avrupa’nın her yanında (Fransa, Hollanda, Macaristan, Almanya, İskandinavya, vb.) yaygınlaşmıştır.

Çinicilik Tekniği

Çinicilik tekniğine geçmeden önce, seramik ve çini arasındaki ayrıma kısaca değinmek gerekir. Seramik genel bir addır ve daha çok seramik çamurundan (yapımda kullanılan hamur kıvamındaki özel çamura verilen ad) üretilen eşyalar bu terimle adlandırılır. Tane büyüklüklerine göre seramik başlıca iki türe ayrılır: Kaba seramik; ince seramik. Seramik çamuru genel olarak kuvars, feldispat ve kaolinden (kil) oluşur. Daha özel bir seramik hamurundan üretilen, geleneksel renk ve motiflerle süslenmiş, bir yüzü sırlanmış süsleyici ürünlere ise çini denir. Çiniler de genelde iki türe ayrılır: Büyük levhalar halinde olan çiniler; küçük parçalardan (mozaik) oluşan çiniler. Duvar çinileri (büyük levha çinileri) genellikle altıgen, kare ya da daha başka biçimlerdedirler ve daha çok, yapıların iç bölümlerinde ve düz yüzeylerinde kullanılırlar. Mozaik çiniyse, çini levhanın pişmeden önce küçük parçalara bölünmesiyle hazırlanır. Çini mozaik tekniğiyle, yapıların iç ve dışlarında, düz ya da eğik yüzeyler kaplanabilir.

Sırlama

Geometrik ya da bitkisel motifler ve yazılarla bezenen çiniler, istenilen boyutlarda, istenilen yüzeylerin örtülmesinde kullanılabilir. Sırlama ve renklendirme tekniği Türk çinilerinde çeşitli biçimlerde yapılmaktadır. Genelde iki teknik egemendir: Sıraltı tekniği; sırüstü tekniği. Sıraltı tekniği’nde pişmiş toprağın üstüne çekilen ince astar tabakasına süslemeler yapılır; bu süslerin üstüne de sır sürülür. Fırında renksiz ve saydam bir hale gelen sırın altındaki desen ve renkler, bütün ayrıntısı, parlaklığıyla ortaya çıkar. Selçuklu ve Osmanlılarda en çok görülen teknik budur. Sırüstü tekniği’ndeyse, pişmiş toprak önce saydam olmayan bir sırla kaplanır; fırında pişirildikten sonra üstüne boyayla süslemeler yapılır. Boyama işleminin ardından, yeniden fırına konularak, ikinci bir pişirme (perdah) yapılır. Boya, bazen, kullanılan gerecin cinsine göre, çiniye fırından çıkınca ayrı bir parlaklık verir.

Daha çok Selçuklu dönemi çinilerinde görülen sırüstü tekniği, özellikle Osmanlılar döneminde yetkinliğe ulaşmıştır. Bu iki tekniğin dışında, Anadolu’da başka bir tür olarak, tek renkli, saydam olmayan, sırlı ve desensiz çiniler de üretilir. Sıraltı ve sırüstü tekniklerinin bir arada kullanılarak, çok renkli bir yüzey elde edilmesine minai tekniği denir (bu teknik daha çok İran’da kullanılmıştır). Çinicilikte kullanılan sırın ana maddesi, kuvars denilen kum, cam, biraz buğday unu ve sudur. Bu maddelerin bir araya getirilip, öğütüldükten sonra eritilerek, içine kurşun katılmasıyla, saydam sır elde edilir; çinko katılmasıyla mat, çeşitli maden oksitlerinin katılmasıyla da renkli sırlar yapılır.

Renkli sır

Renkli sır tekniğindeki çinilerde, bezemeler, hamur üstüne kazılarak gerçekleştirilir. Hamurun oyulan kesimlerine balmumu ya da bitkisel yağ ile manganez karışımından oluşan bir bileşim, ayırım olarak sürülür. Sonra her parça ayrı ayrı, istenilen renkte sırlanarak fırınlanır. Kabartma tekniğiyle hazırlanan çiniler daha çok yazıların yapımında kullanılır. Sır altına kabartma olarak hazırlanan yazı örnekleri (şablon) perdah ya da normal sırla sırlanarak üstü yazılı çini elde edilir.

Mozaik biçimindeki çiniyse, sıraltı tekniğiyle hazırlanır; renkli sıra batırılan parçalar, istenen biçimlerde kesildikten sonra birleştirilerek mozaik desenli çini elde edilir. Perdah, sırın içine maden tozu karıştırılarak yapılır; perdahta en iyi sonuçları veren metaller, sırasıyla altın, gümüş ve bakırdır. Perdahlanan çiniler, madeni parıltılarını yitirmemeleri için, düşük ısılarda fırınlanırlar. Perdah türleri ikiye ayrılır: Minai; sahte minai. Minai tekniğinde, ısıya daha dayanıklı olan renkler sır altında, az dayanıklı olanlarsa sır üstünde kullanılır. Mavi, mor, firuze ve yeşil renkler sır altında, kiremit kırmızısı, beyaz, kahverengi ve siyah renkler de sır üstüne konularak boyanır ve düşük ısıda fırınlama işlemine sokulur. Sahte minai tekniğinde, lacivert sır üstüne renkler işlendikten sonra, düşük ısı altında fırınlama yapılır.

Türk Çini Sanatı

Pişmiş topraktan üretilen yapı gerecinin (yani tuğlanın) bir yüzünün gerek süslenmesine, gerek koruyucu maddeyle kaplanarak, yani sırlanarak kullanılmasına, tarihte ilk olarak Mezopotamya’da Sümer uygarlığında rastlanmaktadır. Yapılan kazılar sonucu elde edilen verilere göre, Babil’de büyük duvar yüzeylerinin sırlı tuğlayla kaplanmış oldukları saptanmıştır. Bu tekniğin daha sonraları Abbasiler döneminde canlandığı, 12. yy’dan sonraysa, Türklerin egemen olduğu ülkelerde büyük bir gelişme gösterdiği bilinmektedir. Sırlı tuğla tekniğinin önemini yitirmesinden sonra, Türk mimari süslemeciliğinde çini kaplamacılığının yeri ve önemi artmış (15. yy’da yavaş yavaş bırakılmaya başlanan tuğla tekniğinin yerini alan çinicilik, o tarihten sonra dünya seramik sanatında da önem kazanmıştır), çini tekniğindeki gelişmeye koşut olarak, sırlı çanak ve çömleklerden yapılan ürünler, özellikle 15. – 16. yüzyıllarda Türk-Islam sanatının güçlü örneklerini oluşturmuşlardır. İslam düşünce ve sanatının etkisiyle belli bir düzeyde kalarak gelişemeyen figüratif duvar resmi karşısında Türk çini sanatı, mimari yüzeylerin bezenmesi ve iki boyutlu olarak renklerle süslenmesi açısından büyük bir ağırlık kazanmıştır.

Türk Çiniciliğinin Gelişmesi

12. yy’da Büyük Selçukluların gelişiyle İran’da sıraltı tekniğiyle yapılan çini sanatı ve seramik üretimi yeni bir aşamaya girdi. Türklerin katkısıyla Rey, Keşan, Rakka gibi merkezlerin çini ve seramik yapımındaki ünleri günden güne arttı. Ayrıca, ilk olarak Rey kentinde sıraltı tekniğiyle yapılan çinilerin yanında, perdah tekniğiyle üretilen ürünler de dikkati çekmeye başladı. Üretilen çinilerin en belirgin özelliği, pembe renkte ve sert-kaba hamurdan yapılmış olmalarıydı (Rey çiniciliği ve seramikçiliği, Moğol istilasıyla sona ermiştir). Rey kentinden sonra ikinci derecede önem kazanan merkez Keşan, Moğol istilasının ardından yeniden canlanarak üretime başladı. Keşan çini ve seramiklerinde sıraltı tekniğinin ağır bastığı görülür; ürünlerin hamuru beyazdır. Rakka’daki üretim merkezleri de Rey kenti gibi, Moğol istilasından etkilenerek kapandılar (sıraltı ve perdah tekniğinin uygulandığı Rakka kökenli ürünlerde kurşun kullanıldığı için, bu merkezde yapılan çini ve seramikleri öbür üretim merkezlerinin ürünlerinden ayırmak kolaydır.

Çini Sanatı ve Çinicilik
Karatay Medresesi Tavan Çinileri

Anadolu Selçukluları

Anadolu Selçuklularında çini, mimariyi tamamlayan bir öğe olarak kullanıldı; perdah ve minai teknikleriyle (ama, seramiklerde bu teknikler görülmez) yapılmış çok güzel çini örnekleri ortaya kondu. Minai tekniğindeki çinilerle bezenmiş yapıların en belirgin örneği, Konya Alâeddin Köşkü’dür. Sekizgen ve yıldız biçiminde olan köşkün çinileri, ilk bakışta, gerek ölçü, gerek bezemeleriyle 12. yy’da İran’ da kullanılan çinileri anımsatmakla birlikte, İran’dan getirilmemiş, doğrudan doğruya Konya yöresinin toprağıyla gene Konya’da yapılmıştır.

Kayseri Keykubadiye Sarayı’nın çinileriyse sıraltı tekniğiyle üretilmişlerdir. Beyşehir’deki Kubadâbâd Sarayı’nın yıldız ve kare biçimli, perdah ve sıralta tekniğiyle üretilmiş çinileri, 13. yy. Türk çiniciliğinin en güzel örneklerindendir. 14. yy’ın ikinci yarısı ile 15. yy’da üretilen Türk çini ve seramiklerinin hamuru kaba, taneleri iri ve rengi kırmızımsıdır. Bu nedenle, içleri bütünüyle, dışlarıysa yarı yarıya beyaz renkli astar sürülerek fırınlanmıştır. Desenleri fırınlandıktan sonra işlenen, sırlandıktan sonra kurutulan bu ürünlerdeki geometrik desenlere, çizgilere, bitki desenlerine ve hayvan figürlerine bakılarak bir sınıflandırma yapılabilir. Bu tür seramik ve çinilere, uzun süre Miletos denilmiş, ama 1964 yılında İznik’te yapılan kazılar sonucunda, İznik’te yapıldıkları anlaşılmıştır.

14 – 15 yüzyıllarda çini sanatı

14. – 15. yüzyıllarda renkli sır tekniği adı verilen ve çeşitli sırların birbirleriyle karışmasına olanak vermeyen bir teknikle elde edilen çinilere, özellikle Osmanlılar mihrap süslemelerinde yer vermişlerdir. (en güzel örnekleri arasında Sivas Gökmedrese, Erzurum Çifte Minare ve Yakutiye medreseleri ile Ankara Aslan hane camisinin mihrabı sayılabilir). İznik Yeşil Cami’nin (yapımı 1378-1392) minaresinde sırlı tuğla ve mozaik çini karışımından oluşan yalın bir süsleme görülür. Ankara savaşının ardından, Çelebi Sultan Mehmed’in Bursa’da yaptırdığı Yeşil Cami ile külliyesinde önemli ölçüde çini kaplama kullanılmıştır. Bu yapılarda firuze renkli sırlı çinilerle kaplanmış yüzeylerin yanı sıra, özellikle çini mozaik, renkli ve sırüstü tekniğiyle üretilmiş yazı şeritleri, mukarnas frizi ve bitkisel arabeskle süslenmiş mihrap, çağın çini uygulamalarının başlıca örneklerini oluşturur.

Külliyenin Yeşil Türbe adıyla bilinen bölümü, dıştan sırlı tuğla, içerden firuze renkli çinilerle kaplıdır. Hem camide, hem de külliyede, yeşil ve mavi rengin tonları egemendir. Aynı dönemde Bursa ve Edirne gibi önemli merkezlerdeki yapıları süsleyen çini örneklerinden özellikle ikisi önemlidir. Edirne Muradiye camisinin çini mihrabı; Bursa Muradiye camisinin duvar çinileri. Edirne’deki Muradiye camisinin çini mihrabı sırüstü tekniğiyle ve renkli sırla yapılmış, Bursa’daki Yeşil Cami mihrabına benzetilmeye çalışılmıştır. Ama, asıl ilgi çekici süsleme öğeleri, sıraltı tekniğiyle yapılmış olan altıgen ve üçgen biçimdeki mavi-beyaz çinili, üstünde zengin çiçek motifleri bulunan (çiniler, bu desenleriyle, daha sonraki dönemde üretilen Osmanlı çinilerinden ayrılırlar) duvar kaplamalarıdır.

15 yüzyıl sonrası çini sanatı

Moğollarla girişilen ilişkiler sonucu. 15. yy’da Osmanlı çinicilik sanatında bazı etkilenmeler görüldü. Özellikle İstanbul’un alınmasından sonra yapılan Çinili Köşk (1472’de tamamlandı) içinde kullanılan çinilerde, bu etki açıkça gözlenir. Köşk’te firuze, sarı, beyaz, siyah sırlı tuğlayla kaplı gereçler kullanılmıştır. Yazı şeritlerinde ve eğri yüzeylerin süslemelerinde mavi, firuze ve beyaz renkler egemen olmuş ve bitki motifleri kullanılmıştır. Bütün bu ürünlerin verildiği, Türk çiniciliğinin ilk dönemi sayılan dönem, çini mozaik ve tek renkli mavi ya da firuze çiniler gibi gereçlerin kullanılmamaya başlanmasıyla sona erdi ve yeni bir çini üretim merkezinin yavaş yavaş ön plana çıkmasıyla, Türk çiniciliği yeni boyutlara ulaştı: İznik. Gerçekten de, İznik’te daha gelişmiş bir sıraltı tekniği uygulandı ve Doğu geleneğine bağlı çini üretimi günden güne etkisini yitirirken, İznik dünya çapında bir çini üretim merkezi haline geldi.

İznik

İznik’te 14. yy’da başlayan çini üretimi önemini günden güne artırarak 16. yy’a kadar sürerken, aynı yüzyılda Bursa da, erken Osmanlı sanatının merkezi oldu. Beylikten imparatorluğu geçişin sağladığı olanaklar, Türk sanatını, dolayısıyla da Türk çiniciliğini olumlu yönde etkiledi. Gerek Bursa’da, gerek Edirne’de pek çok anıtsal yapı, 15. yy. Türk çinileriyle bezendi. 16. yy, başlarından kalma çini örneklerinin çok az olmasına karşın, İznik’te seramik üretiminin hızlandığı bilinmektedir. Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıktığı yıllarda yaptırdığı yapılarda, bitkisel arabesk ile özgün sarmal motifli ejder ya da bulut gibi bazı Doğu figürlerini içeren çiniler kullanılmıştır.

1539’da İstanbul’da yapılan Haseki Medresesi ile Şehzade Mehmed Türbesi’nde (1543-1548),vb.örnekleri görülen bu çiniler, Süleymaniye camisinin yapılışına kadar kullanılmış, gene o dönemde çinilerde, süslemenin önemli öğelerinden yazı sanatına (hat) da, yer verilmeye başlanmıştır. Dönemin ürünlerinde ayrıca, saz adı verilen özgün bir yaprak motifine de rastlanır. Sarı ve fıstık yeşil, en çok kullanılan renklerdir; patlıcan moru, mavi, siyah ve beyaz renklerse, ikinci derecede kullanılmıştır. 16. yy’ın sonu ile 17. yy’ın başlarında üretilen çini ve seramik-lerde, renk sayısının arttığı görülür. En belirgin özellikleri de, sıralfinda hafif kabarık mercan kırmızısı kul-lanılmış olmasıdır. Mavi, yeşil, firuze, beyaz renkler yanında ender olarak pembe ile kahverenginin kullanılması tatlı bir uyum sağlamıştır. Buna karşılık, bir önceki dönemde rastlanan sarı renk ortadan kalkmış gibidir.

16. yüzyıl’da Çini Sanatı

Çini Sanatı ve Çinicilik
Rüstem Paşa Camii, Çini Pano

Dönemin ürünlerindeki ikinci özellik, çini desenlerindeki farklılıktır. Osmanlı süsleme sanatının en üstün yaratıcılığına örnek sayılan üst düzeyde bir çiçek üsluplaştırması gelişmiştir. Lale, karanfil, sümbül, menekşe, nar çiçekleri, bahar dalları, üzüm salkımları ve asma yapraklarının desen olarak kullanıldığı çini ve seramikler, doğadan bir kesit yansıtırlar. Ayrıca hayvan figürlü çiniler de bu dönemde üretilmiştir (çinilerin bir duvar resmi gibi kullanılmış olması, bu dönemin çini üretiminde belirgin bir özellik oluşturur). Bezemeler çoğunlukla siyah kenar çizgileriyle çevrilidir. Özellikle Süleymaniye külliyesi içinde yer alan caminin mihrap duvarları ile Kanuni ve Hürrem Sultan türbelerinin çinilerinin desenleri, söz konusu niteliklerin aşağı yukarı tümünü taşıyan ve tek bir çiniden büyük bir panoya varan bir gelişmenin en güzel örnekleridir.

Ayrıca bu dönemde tabak, kase, sürahi, ibrik, kupa, vazo, kandil gibi değişik türden eşyalar da, aynı özelliklerle üretilmişlerdir. Bu dönem çinilerinin yer aldığı Rüstem Paşa camisinin (yapımı 1561) çini bezemelerinde, ilgi çekici bir uygulama görülür. Bizans yapılarında çini mozaikler yalnızca bütün bir yüzeyi kaplarken, bu camide kaplama kubbeye kadar sürdürülmüş, böylece, Osmanlı mimarisinde çininin, bütün bir yapıyı bir renk cümbüşü içinde kuşattığı yeni bir süsleme oluşturulmuştur. Rüstem Paşa camisinin çini uygulaması, başka hiçbir dinsel yapıda yinelenmemiş olmakla birlikte, daha sonraki dönemlerde, çinilerin desenlerinin, estetik açıdan yüksek bir düzeye doğru geliştiği görülür. Dinsel mimariyle birlikte sivil yapılarda da çinilerle süsleme tekniğinin yoğun biçimde kullanıldığı bu dönemin ikinci yarısına ilişkin en önemli çini örnekleri arasında, Topkapı Sarayı’ndaki Altın Yol adı verilen koridorun panoları ve Murad III’ün yatak odası girişindeki panolar sayılabilir (bunların İznik’te yapılmış olduğunu ortaya koyan belgeler vardır; ayrıca, bu çinilerdeki desenlerin de İstanbul’da saray ressamları tarafından hazırlandığı bilinmektedir).

17. yüzyıl’da Çini Sanatı

17 .yy’da çinilerin bezenmesi, desen açısından zenginliğini henüz yitirmemiştir. Sıraltı tekniğiyle üretilen seramik ve çinilerin hamuru sert, sırları beyaz, saydam ve renksiz, yapılarıysa çatlaksızdır. Önceki dönemlerde belirginleşen kırmızı rengin, önemini yitirerek, 17. yy’ın sonuna doğru bütünüyle ortadan kalktığı söylenebilir. Egemen olan renk, hafif maviye çalan bir tür yeşildir. Dönemin sonuna doğru belirginlik kazanan yeni motifse, servidir. İstanbul Sultan Ahmet camisinde kullanılan 20 000’i aşkın çini, bu dönemi yansıtan önemli bir kaynaktır. Üsküdar Çinili camisi. Yenicami, Hünkâr Köşkü, Topkapı Sarayı’nda Revan ve Bağdat Köşkleri ile Sünnet Odası çinileri de, dönemin klasik üslubunu yansıtan başlıca örnekler arasında sayılabilir.

Yüzyılın sonuna doğru çinicilikte bir duraklama görülmüş, Anadolu’daki Celali isyanları, İznik çini üretimini olumsuz yönde etkilemiş, ama Kütahya’da 15. yy’da başlamış olan çini üretimi gelişmeye yönelmiş ve 18.yy’da Kütahya, bütünüyle İznik’in yerini almıştır (Üsküdar Yeni Valide camisi, Kütahya çinileriyle bezenmiştir). 18. yy’dan başlayarak ön plana geçen Kütahya’daki üretim, daha çok sıraltı tekniğindedir. Yüzyılın başlarına ilişkin örneklerde gerek hamur, gerek kullanılan renk ve motifler ile biçimler daha incedir. Değişik boyutlarda fincan, fincan zarfları, matara, ibrik, sürahi, adak yumurtası gibi çeşitli türden eşya üretimi de bu dönemde başlamıştır; seramiklerde kullanılmış olan mavi, kırmızı, sarı, yeşil, eflatun ve lacivert renkler, çağlar boyu solmadan kalmıştır. 18. yy’ın ikinci yarısından sonra Kütahya seramiklerinde bir gerileme görülmüş; berrak ve parlak renkler yerlerini koyu ve karanlık tonlara bırakmış, eflatun bütünüyle yok olmuş, bezemedeki biçim ve motifler de son derece kabalaşmıştır (bu tür üretim, 19. yy’da da sürmüştür).

Çanakkale Çiniciliği

19. yy’ın ortalarından, 20. yy. başlarına kadar Çanakkale’de de üretim yapıldığı bilinmektedir. Sıraltı tekniğiyle yapılan Çanakkale seramiklerinin erken örnekleri, bir tablo görünümündedir. Son derece uyumlu olan ürünler arasında tabaklar, kâseler, iki kulplu küpler, kulplu ve kulpsuz vazo türünde eşyalar sayılabilir. Tabaklardaki bezemeler, çeşitli öbeklere ayrılır. Gemiler; köşk cami görünümleri; hayvan ve bitki motifleri. Desenler, hamurun renk ve kabalığını örtmek için beyaz bir astar üstüne çizilmiştir. 20. yy’a doğru Çanakkale’de üretimde bir bozulma göze çarpar. Kırmızı ve kaba olan hamur, koyu sarı, koyu yeşil, kahverengi sırlarla örtülmeye çalışılmış, desenler sırüstüne kabartma ya da boyayla işlenmiştir.

Başlıca ürünler testi, sürahi ve vazolardır. Desen olarak insan ve hayvan motiflerine, biçimlerine önem verilmiş, bunlar da zamanla bozulmuştu. Günümüzde Türk çiniciliğinin merkezi Kütahya ilidir (yörede pek çok aile geçimini çinicilikle sürdürmektedir). İlk olarak 15. yy’da üretim yapılan bu ilimizde, çinicilik özellikle 18. yy’dan sonra gelişmiş, ilk dönemlerde daha çok kobalt mavisi, süt beyazı olan çiniler, 18. yy’dan sonra beyaz, mavi, firuze mavisi, yeşil, manganez moru, ve kırmızı renkte üretilmeye başlanmıştır. Çinilerinin üstünlüğü, bölgede iyi cins kil (kaolin) bulunmasından kaynaklanan Kütahya’da, duvar çinilerinin yani sıra çini kap-kacak tabaklar da üretilmekte, ayrıca çiniden hediyelik eşya yapımı da önemli yer tutmaktadır. Kütahya çinileri yurt içinde yaygın olarak kullanılmalarının yanı sıra, yabancı ülkelere de ihraç edilmektedir.